KIBRIS SORUNUNU AB ÇATISI ALTINDA ÇÖZMEK
Çanlar Kimin ıçin Çalıyor

Doç. Dr. şaban H. ÇALIş, Selçuk Üniversitesi ııBF Uluslararası ılişkiler Bölüm Başkanı


Çanlar Kıbrıs için çalıyor. Çanın sesi ise dört bir yönden değişik tınılarla kulaklara ulaşıyor. Rum tarafına bir çeşit uzatmalı bir aşkın evlilik törenine çağrı gibi geliyor. 16 Nisan’da Brüksel’de yapılacak AB’nin en büyük genişleme törenlerinde, Birliğe tam üyelik imzalarından birini de tüm adayı temsilen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi atacak. Bu durumdan en fazla mutlu olan ulus da Yunanlılar olmalı. Dolayısıyla çanlar Atina için bir başka coşkuyla çalıyor. Yunanlılar, hem de AB’ye başkanlık yaptıkları bir dönemde, bir zafer edası ile ENOSıS’in başka yol ve yöntemlerle gerçekleşmesini kutluyorlar. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti için ise bu çanlar herhalde bir cenaze törenini anımsatıyor. Ankara’ya ulaşan seslere gelince, durum biraz karışık ve fakat hüzün ve ayrılık tonu ağır bir hava yarattığı kesin. Kıbrıs’la ilgili yeni durum bir başka anlatımla iki nikah, iki cenaze töreni hikayesine benziyor.

Ankara’da sorumlu çevreler, özellikle AKP hükümeti kendisini sorunlarla kuşatılmışlık hissiyatına kaptırmış durumda görünüyor. Bağdat-Washington hattına kilitlenmiş bir hükümet, bomba sesleri arasında, çan seslerini duymazlıktan gelmeye çalışıyor. ışi bürokratlara ve diplomatlara havale etmenin dayanılmaz hafifliğiyle davranıyorlar. Bir zamanlar neredeyse sorunun yegane suçlusu gördükleri KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a yaslanıp, konuyu onun “mahir diplomatik yeteneklerine” havale etmiş gibiler. Önce Kopenhag Zirvesi’yle AB, arkasından gelen Irak Savaşı ve şimdi de tekrar Kıbrıs. Tekrar ama şimdiki Kıbrıs, bir sorunun ulaşabileceği en rafine ve yoğun şekliyle önlerine gelmiş durumda. Durumun “idare ediliverecek” hali kalmamış. Önce karar ve sonra buna uygun politikayı uygulayabilecek bir kararlılık gerekiyor. Hükümet başta olmak üzere karar alma mekanizmasının içinde bulunanların ise bugünlerde Kıbrıs gibi sorunlarla dış politik konuların altında ezilmiş bir tavırları var. Yeni bir politika oluşturmak bir yana hiç kimsenin, mevcutlar dışında başka bir öneri bile ortaya atacak mecali kalmamış gibi. Bir anlamda “the end of diplomacy” sendromu yaşanıyor.

Diplomasinin Sonu mu?

Bir açıdan bakılırsa artık Kıbrıs’ın kıyametinin koptuğunu kabul etmek gerekecek. Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüm için, hele hele ortak bir müzakere zemini için pek çok pozitif yanına rağmen, Annan Planı’nın da ilgili taraflarca reddiyle birlikte, her şey bitmiş gibi görünüyor. En azından Kıbrıs sorunun belli bir sona doğru sürüklendiğinde kimsenin kuşkusu olmasa gerekir. Türk siyaset ve diplomasi dünyası için bir sürpriz olarak görülebilir ama Kıbrıs’ta bu sonu işaret eden süreç önceki yıllar bir tarafa, 1990’da Rum kesiminin AB’ye tam üyelik başvurusu ile başlamıştır. 1995 yılında Türkiye’ye gümrük birliği “havucu” uzatılırken Rum yönetimine de tüm adayı temsilen AB’ye tam üyelik yolunun açılması herhalde gizli kapaklı bir konu da değildir. 1999 yılında Helsinki’de Ankara’ya “tam üyeliğe aday” sıfatı verilirken Rumlara yeşil ışık yakılması da yine bilinen konular arasında olsa gerektir. Geçtiğimiz Aralık ayındaki Kopenhag Zirvesi’nin Sonuç Bildirgesi’nde 2003 yılının ilk yarısında tam üyeliğe geçiş imzasının atılacağı 10 üyeden birinin de, Rumların kontrolündeki Kıbrıs Cumhuriyeti olduğu da herkeslere ilan edilmiş bir konudur. şimdi 16 Nisan yaklaştıkça kulakları tırmalayan çanlar en azından o zamanlardan beri çalmaktadır. Annan Planı da bu çan sesleri arasında son bir diplomatik enstrüman olarak ortaya konulmuştur. Ancak 1974 yılından bu yana harcanan sayısız çabalar bir yana, Kofi Annan’ın girişimiyle başlatılan ve aylardır sürdürülen diplomatik görüşme ve manevralar artık bir sona ulaşmak üzeredir.

Ankara’daki ve KKTC’deki telaş, biraz da bundan kaynaklanmakta. Bundan sonrası da dar alanda paslaşmalar şeklinde geçecek herhalde. Ancak dar alanda paslaşmalar bundan sonra biraz daha dramatik ve zaman zaman da traji-komik haller alacak gibi görünüyor. Batı yakasında Kıbrıslı Rumlar AB üyeliğini elde ederken, doğu yakasında birileri de bu işlerin hesabını sorma bahanesiyle, mutlaka suçlu arama peşine düşecekler. Ulusalcı ve mukaddesatçı cephe “ihanet” motiflerini sıkça gündeme getirirken, bazıları da “batı ile entegrasyonunun” artık sonuna gelindiğini ilan edeceklerdir. Diplomasinin sonu yanında birileri “batılılaşma/çağdaşlaşmanın” da sonunun geldiği kehanetinde bulunacaklardır. Bunların ortak buluşma noktası, hedef tahtaları da, muhtemeldir ki hükümet olacaktır. Haksız da sayılmasalar gerek. Bizatihi son dönemlerde yaşanan örnekler eğer bir şey anlatıyorsa, demek ki “kriz yönetimlerini” bir çeşit “yönetim krizine” dönüştürenlerden, bunu da bir kriz diplomasisinden “diplomasi krizine” dönüştürmeleri beklenebilir. Bu arada Rumların AB ile bütünleşmesini Kuzey Kıbrıs’ın ilhak nedeni gösterenlerle, sorunu diplomasi dışında başka araçlarla çözmeye yeltenip konuyu bir “casus belli” sayanlara rastlanırsa, bu da bir sürpriz olmamalıdır.

Oysaki bütün bunlara, birilerinin suçlanmasına, birilerinin yetersiz ve iktidarsız gösterilmesine, “batıya hayır diyerek” demokratikleşmenin önünün kesilmesine, hele hele bir ulusun tüm geleceğini ipotek altına koyduracak kriz politikaları üretilmesine gerçekten ihtiyaç yok. Amaç bağcıyı dövmek değil de üzüm yemekse, aslında henüz daha tüm barışçıl yollar ve politikalar da tüketilmiş değil. Diplomasi alternatif politikalar üretebilme sanatıysa, ya da bir başka anlatımla politikanın ve hatta savaşın, başka araçlarla sürdürülmesi; ulusal araçların, belli ulusal amaçları gerçekleştirmek üzere aynı ulusal hedeflere yöneltilmesi ise, çıkmayan canda hala barışçıl umutlar var demektir. Ancak bu umutları yaşatabilmek için, her şeyden önce sorunun özünü kavramaya, bu kavrayıştan sonra da yeni durumlara uygun yeni yorum, yeni yaklaşım ve yeni politikalara ihtiyaç vardır.

Sorunun Özü ve Yeni Durum

Diplomasiyi merkez alan bir yaklaşımla konuya bakacak olursak, Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak “çok mühim bir mesele ancak telaşa gerek yok” denebilir belki. Ama acil ve ciddi değerlendirmelere ihtiyaç olduğu da kesindir. Sadece 16 Nisan’ı esas alarak telaşa kapılanları, hemen yatıştırmak için burada Türkiye’nin Kıbrıs’a ilgisinin uzun tarihini hatırlatmak yeterli olacaktır. Herkesçe malumdur ki Türk dış politikasının en çetrefilli konularından biri Kıbrıs sorunudur. Tarihi 1571 yılında Osmanlı’nın adayı fethiyle başlayan bu süreç 1878 yılında adanın ıngilizlere kiralık olarak verilmesi ile yeni bir döneme girmiş, Lozan antlaşması gereğince de Türkiye bu topraklar üzerindeki egemenlik haklarından vazgeçtiğini resmen kabul etmiştir. Kıbrıs Adası, modern Türkiye’nin bir anlamda ideal hatlarını belirleyen Misak-ı Milli’nin de sınırları dışında bırakılmıştır. Ancak bu, ada ile ana kara arasındaki tüm ilgi ve ilişkilerin tamamen koparılması anlamına hiçbir zaman gelmemiştir. Yüzyıllar süren egemenlik temelli tarihsel nedenler, yine bu dönemden gelen etnik ve dinsel birlikteliğe dayalı toplumsal bağların oluşması, bunların da ortak kültürel varlık ve değerleri ortaya çıkarması elbette ki Türkiye ile Ada arasındaki ilişkileri sürekli kılan unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün bu unsurlarla birlikte de Ada’nın coğrafi yakınlığı, Ege’de Türkiye’yi bunaltan çarpık sınır hatları, Yunanistan’la kuşatılmışlık duygusunun yol açtığı derin endişeler, sorunlarla çevrili Ortadoğu’ya yakınlığı, özellikle Doğu Akdeniz’deki kimilerince benzetildiği şekliyle “doğal uçak gemisi ve üs” olma konumu gibi nedenlerle, Kıbrıs Türkiye için her şeyden önce “vazgeçilemez bir güvenlik konusu” olarak da ön plana çıkmaktadır. Öncesi bir tarafa 1950’li yıllardan bu yana da çağdaş Türkiye’nin en önemli dış politik sorunlarından biridir. Bu açıdan bakıldığında, en azından elli yıldır bilinen ve birlikte yaşanılan bir sorun olarak değerlendirildiğinde elbette “telaşa mahal yoktur” denebilir.

Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler dikkate alındığında elbette “acil ve ciddi değerlendirmelere” ihtiyaç vardır. Çünkü yeni gelişmeler yeni bir durum yaratmış ve sorunda yeni bir aşamaya geçilmek üzeredir. Nasıl ki kaba hatlarıyla hatırlatılacak olursa Kıbrıs’ın fethi ile 1878 arası bir dönemi, 1878-1960, 1960-1974 ve 1974-2003 tarihleri arası başka başka dönemleri ifade ediyorsa, 16 Nisan 2003 tarihinden sonra başlayan dönem de en az önceki dönemler kadar önemli sonuçları olan bir başka dönemi ifade edecektir.

Her şeyden önce 16 Nisan sonrası dönemin Kıbrıs sorunu açısından taraflarında bir değişiklik olacaktır. Nasıl ki 1974’ten günümüze, Türkiye’de bazı çevreler kabul etseler de etmeseler de, konu bir yönü ile AB’yi ilgilendiriyor ise, 16 Nisan’dan sonra konu ile AB arasındaki bağlantı “ilgi” ve hatta “ilişki” noktasını aşıp tam bir “taraf” düzeyine yükselecektir. Bunun başka yansımaları dışında iki önemli ve doğrudan sonucu olacaktır. Birincisi, 16 Nisan’dan sonra, AB politikalarının dizaynında söz sahibi olacak ülkelerden biri Kıbrıs olacaktır. Bunun anlamıaçıktır: Yunanlılarla sırt sırta veren Rumlar Türkiye-AB müzakerelerinde masanın karşı tarafında oturacaklar, gerektiğinde vetolarını kullanabilecek, gereğinde birçok kararı engelleyebileceklerdir. Eğer soruna bu arada bir çözüm ya da çözüme giden bir formül bulunulamazsa Türkiye'nin 2004'te katılma müzakereleri için birtarih alması da mümkün gözükmemektedir. ıkincisi ve bundan daha da vahimi, 16 Nisan sonrasında Kıbrıs sorunu tamamı ile AB’nin bir iç sorunu halini alacak, sorunun bundan sonraki aşamalarında Türkler sadece Rumlarla değil, tüm Avrupa ile hem de birinci elden uğraşmak zorunda kalacaklardır. şimdilik Ankara ve Atina’yı bile ilgilendirmeyip sadece Kuzey’i ve Güney’i ilgilendiren pek çok konu, nüfusu 450 milyonu aşmış bir ABliler topluluğu ile sayısı 25’e ulaşmış irili ufaklı AB üyesi bir grup devleti de doğrudan ilgilendirir olacaktır.

Aslında geçen Aralık ayında Kopenhag Zirvesinde genişleme ile ilgili alınan kararlar dikkate alınırsa, Kıbrıs sorununun, daha önceki dönemlerde alametleri görülen bu yeni döneme çoktan girmiş olduğu da anlaşılacaktır. Ancak ne KKTC yetkilileri ne de Ankara, zaman zaman birbirleriyle didişerek, zaman zaman da dar alanda paslaşma yolunu seçerek, Kıbrıs gerçeğini gelişen bu yeni durumun perspektifinden görmek istememişlerdir. Hala da istediklerine ilişkin herhangi ciddi bir işaret de yoktur. Oysaki bu güne kadar sürdürülen Kıbrıs diplomasisinin, gelişen bu yeni çerçeveye uygun bir yaklaşımla ve gerekirse, sorunun özüne tekrar inilerek, radikal biçimde bir değerlendirmeye tabi tutulması gerekiyor. Artık zaman “politikasızlığın da bir politika olduğu” retoriğini daha fazla kaldıracak gibi görünmüyor. Artık herkes, geleneksel Türk dış politikasının iliklerine kadar işlemiş görünen böyle bir yaklaşımın ne bir politika üretebileceğine, ne de bir diplomatik kazanç elde edebileceğine inanmıyor. Ancak, geçmişle uğraşmayı ve birilerini yargılamayı falan da bir kenara koyup, Mevlana’nın da dediği gibi, “dün artık dünle gitmiştir cancağızım. şimdi yeni şeyler söylemek lazım” diyerek harekete geçilmesi gerekiyor. Takvimler uygulamaya konulmuş, saatler çalışıyor ve zaman Türkiye’nin ve Türklerin aleyhine işliyor.

Bu durumda gerçekten Ankara ve Türk diplomasisi yeni çözümler üretmek zorundadır. Bekle ve gör politikasının bekle kısmı bitmiş gör kısmında da neler olacağı artık ayan-beyan ortaya çıkmıştır. Bu aşamada da elbette yapılacak işler, üretilebilecek politikalar ve yürürlüğe sokulacak diplomatik girişimler vardır. Bu nokta da ilk adım, daha önce de ifade edildiği üzeresorunun özüne inmek, ikinci adım da eldeki mevcut imkanları bilmekten geçiyor olsa gerektir. 1974 yılında Türkiye’yi askeri müdahaleye zorlayan Kıbrıs sorunun özü birbirine bağlı iki noktada düğümlenmektedir: tüm tarafları ele geçirmiş görünen güven bunalımı ve güvenlik sendromu. Bu tesbitin yapıldığı noktada da işe mutlaka AB penceresinden bakarak başlamak gerekecek.

Güven Bunalımını Aşmak ve Güvenlik Sendromunu Yenmek

Kim ne derse desin Kıbrıs sorununda konunun nirengi noktasını tüm tarafların, nedeni ne olursa olsun, bir birlerine karşı duyduğu derin güven bunalımı oluşturmaktadır. Bu güne kadar ortaya konulan, 1960 Anayasası ve ona ekli uluslararası antlaşmalar da bu bunalımı sona erdirecek mekanizmaları kurmak yerine, tam da aksi yönde sonuçlar doğuracak teklif ve yaklaşımlar içermiştir. BM tarafından hazırlanan adı tüm “güven artırıcı öneri yada önlemler” paketler de aynı negatif sonucu doğurmuşlardır. Aslında konuya taraf herkesin ta 1950’lili yıllarda bile, iki toplum arasındaki esas sorunun bir güven bunalımı sorunu olduğunu bildiği halde, önerdikleri formüller hep güvenlikçi bir bakış açısı ile ortaya konulduğu için, geçici olarak rahatlamalar sağlamamış olsa bile soruna kökten ve sürekli bir çözüm sunamamışlardır. Güven özünde ilişkide olan tarafların birbirleri hakkında emin olma durumunu ifade etmektedir. ıster bireysel isterse toplumsal ilişkilerde, tarafların bir takım negatif hesaplar içine girmeden birbirlerini oldukları gibi kabul etme, hele hele zayıf durumlarından istifade etmeyecekleri noktasında tam bir inanç besleme durumunu gösteren güven kavramı, Kıbrıs konusu ile irtibatlı taraflar arasında ne yazık ki tüm anlam ve değerini yitirmiş durumdadır.

Dolayısıyla nasıl kanı kanla temizlemek mümkün değilse güven bunalımını da güvenlikçi bir bakış açısıyla aşmak elbette mümkün olmayacaktır. Bu açıdan bakıldığı zaman ortaya atılan önerilerin sadece adil ve dengeli olması da sorunun çözümü açısından yeterli değildir. En azından bu güne kadar yeterli olmamıştır bundan sonra da yeterli olmayacaktır. Kimin adına olursa olun ve neyi hedeflerse hedeflesin, başkalarının garantörlüğü esasına dayalı bir sistem önerisi ta baştan bir güvensizlik varsayımına dayandığı için doğmadan ölmeye de mahkumdur. Bu bağlamda da Kıbrıs örneğinde yeni oluşturulacak ilişki mekanizmasına örnek aranırken ortaya atılan Belçika modeli de ısviçre modeli de, tamamen yanlış varsayımlar üzerine oturmakta ve yanlış başlangıçlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerçekten de adaletin yanında denge ararken de yine bunu da bir dışsal faktörle irtibatlandırmak ve hele hele öneriyi bir dengesizlik varsayımı üzerine inşa ediyor olmak, önerinin ister istemez bir tarafın aleyhine hükümler içerdiğini de söylemek anlamına gelecektir.

Birey ve toplumların en temel gereksinimlerinden birinin güvenlik olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Ancak güvenlikçi yaklaşımların güven yaratma yerine bunu yok ettiği ve son tahlilde de bir güvenlik paradoksu yarattıkları anlaşılması zor bir konu da değildir. Özellikle uluslararası ilişkiler teorisinde kendilerini güvenlik paranoyasına kaptırmış militarist realistler dışında, bu böyle bilinir. Hele hele daha fazla güvenlik talebinin daha az özgürlük, daha az özgürlüğün ise hem ulusal, hem de bölgesel ve uluslararası bazda daha çok güvensizlik yarattığı örnekleriyle ortadadır. Burada konuyu daha fazla uzatmadan not edelim: Kıbrıs’la ilgili çözüm önerilerinin her şeyden önce güven bunalımını aşacak varsayımlara dayandırılması ve kurulacak mekanizmaların da güvenlikçi unsurlar içermemesi gerektiğinin artık farkına varılmalıdır. Bu bağlamda da elbette başka unsurlar yanında bir de söylem değişikliğine de ihtiyaç vardır. Yani, sorunun başlangıç noktasına güven artırıcı öneriler yerine, tarafların her şeyden önce birbirlerini olduğu gibi benimseme ve kabul etme ilkesi yerleştirilmelidir. Sonrasında da öneriler paketinin içeriğini ortaya koyan ve bu öneriler paketinin tümünü ifade edebilecek model konusunu iyi tespit etmek gerekecektir.

Kıbrıs sorunun çözümü konusunda da gözleri başka yönlere çevirmeye, modeli başka yerlerde aramaya da gerek yoktur. Çünkü, insanlık tarihinin gördüğü en büyük barış projesi olarak AB, bu açıdan taraflara oldukça önemli bir model sunmaktadır. Bu öyle bir modeldir ki her şeyden önce sorunla ilgili tüm taraflar bu modeli çok yakından tanımaktadırlar. Hatta tanımanın da ötesinde ya Yunanistan örneğinde olduğu gibi bu modelin bir parçasıdırlar ya da Türkiye örneğinde olduğu gibi bizatihi bu modelin bir parçası olmak istiyorlar. Sadece Türkiye Cumhuriyeti için değil yine tüm tarafların gözünde model olmanın ötesinde AB, özlenen yaşam standartlarının adresi, bizatihi çağdaşlaşmanın öteki adıdır. Sorunun çözümü için işte tam da bu noktanın, başlangıç olarak hiç de azımsanmayacak bir değeri olsa gerek. Güven bunalımı yaşayan tarafların, kendilerinin de idealleri olarak kabul ettikleri ortak bir zemine çağrılması, bu anlamda herhalde hiç de fena bir öneri olmayacaktır.

Bunun yanında ikinci olarak, AB’nin Kıbrıs sorunun çözümü için bir model olarak ortaya konulması, bu örgütün doğuşundan bu güne geldiği çizgi incelendiği zaman, kalıcı ve sürekli bir barışın inşası açısından hem pratik, hem de teorik açıdan oldukça önemli imkanlar da sunduğu anlaşılacaktır. Pratik açıdan bu model uygulamada işlemiş ve başarılı olmuş bir modeldir. Teorik açıdan bakıldığı zaman da bu modelin yaratılış nedenleriyle Kıbrıs sorununun kökenlerinin aynı olduğu görülecektir. Aynen Kıbrıs konusunda olduğu gibi, Avrupa’da bütünleşmeyi adeta zorunlu kılan nedenler de -Avrupa’yı savaştan savaşa sürükleyen ve kökenleri tarihin derinliklerine kadar uzanan- toplumların birbirlerine karşı taşıdıkları kin ve nefret duygularıdır. Ulusal çıkardan, ideolojik yapılara, dinsel ve kültürel farklılığa kadar pek çok faktörle de beslenen bu duygular, kıtadaki ulusları birbirlerine karşı kışkırtmış, rekabetin ötesinde ölümüne savaşlara sürükleyerek en soniki büyük dünya savaşı ile zirveye ulaşmış; maddi kayıplar bir tarafa, taraflar arasındaki çatışmalar milyonların hayatına mal olmuştur. Bu süreçte Avrupalı toplumlar arasında, Kıbrıslı Rumlarla Türklerinkinden hiç de geri kalmayacak ölçüde çok derin bir güven bunalımının, bir zamanlar yaşandığı da bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Rum kimliğinin oluşumunda Türklerin oynadığı “öteki” rolü ne kadar anlamlı ve önemliyse modern Alman kimliğinin oluşumunda Fransızların “öteki” olarak oynadığı rol de o kadar anlamlı ve önemlidir. Alman Birliği’nin en önemli itici faktörlerinden birisinin Fransızlara karşı duydukları kin ve nefret olduğu herhalde unutulacak bir konu olmasa gerektir. Hegel’i bile “Hegel” yapan Alman toplumundaki varolduğunu fark ettiği Fransızlar karşısındaki eziklik ve aşağılık duygusudur.

Bu açıdan bakıldığında da Rumlarla Türkler arasındaki sorunları belki de çok fazla abartmaya gerek de yok. Osmanlı tarihi de dahil olmak üzere -sadece Adadaki Rumlarla Türkler arasında da değil- Yunanistan’la Türkiye arasındaki tüm çatışmalar hesaba katılsa bile, bunların şimdi birer AB üyesi olan Avrupalı ulusların bir zamanlar kendi aralarındaki savaşların yanında neredeyse basit birer çoluk-çocuk kavgası olarak görülmesi çok da yanlış olmayacaktır. Bütün korkunçlukları, içerdikleri kan ve şiddete rağmen Bizans’tan bu yana Rumlarla Türklerin aralarındaki kavgalar da asla ne bir Napolyon dönemiyle ne de bir Hitler dönemiyle kıyaslanabilirler. Daha da garibi Almanlarla Fransızların savaşmadan geçirdikleri yıl sayısı henüz altmışa bile varmamışken -Yunanlılarla Türkler bir tarafa- sadece Kıbrıslı Türklerle Rumların, kayda değer toplumsal bir kargaşa dahi yaratmadan bir arada yaşadıkları tarih, nerdeyse tam üç yüz küsur yılı aşmaktadır. Üstelik bu süre zarfında hem Rumlar, hem de Türkler kendilerine ait dinsel ve kültürel özelliklerini kaybetmeden, bizatihi kendi kimlikleriyle bir arada yaşamışlardır. Ancak neredeyse aynen AB üyesi ülkeler arasında olduğu gibi, ulusçuluğun yükselmesine paralel her iki toplum arasında, benzerlikler ve ortak değerler yerine farklılıklar ön plana çıkarılmış, başkaca nedenlerle de körüklenen toplumlararası kin ve nefret, birlikte yaşamanın asgari koşulu olan güveni tamamen ortadan kaldırmıştır.

ıkinci Dünya Savaşı sonrasında AB’nin temelleri atılırken her şeyden önce yaşlı kıtayı savaştan savaşa sürükleyen en temel neden olan Alman-Fransız rekabetini ortadan kaldıracak, Almanya’yı kontrol altında tutacak veAvrupa’nın istikrarını bozan bir unsur olmaktan çıkaracak bir formül bulunmaya çalışılmıştır. Bu, açıkça da anlaşıldığı gibi bir güvenlik toplumu oluşturma amacına dayanmaktadır. Ancak, bunu gerçekleştirebilmek için ortaya atılan ne siyasal, ne de güvenlik içerikli hiçbir formülasyon tutmamış, hele hele büyük devlet-küçük devlet ayrımları da dahil olmak üzere, Avrupalı toplumlar arasında baştan eşitliği bozan dolaysısıyla da adil ve dengeli olmayan hiçbir öneri, basitçe bir öneri olmanın ötesine geçememiştir. Güven ve onunla hiç ayrı düşmeyen samimiyet, konuşuldukça eskiyen ve eskidikçe yıpranan birer fenomen olsa gerektir. Avrupalı ulusların baştan güvenini sağlamayan bütün teşebbüsler ya akim kalmış ya da ölü doğmuşlardır. Bugünkü AB’yi oluşturan altı devletin hareket ve başarı noktası da burada aranmalıdır. ıkinci Dünya Savaşı sonrası politikalarında ıngiltere’yi her teşebbüsünde başarısız kılan faktör de bu olmalıdır: güven ve samimiyetsizlik.

AB’ye giden yolda güven tesis edilirken ortaya konulan yöntem ve buna ilişkin birkaç hayati nokta ve ilke dikkatimizi çekmektedir. Birincisi, yukarda da kısaca değindiğimiz eşitlik ve buna yaslanan adalet ve denge. ıkincisi, ortak projenin siyasal ve güvenlik konularından uzak görünmesi. Üçüncüsü, ortaklığın ikili değil de çok taraflı projelere dayandırılması. Dördüncüsü, kin ve intikam duygularını hemen harekete geçirebilecek hesaplaşma mantığının işin içine sokulmaması. Beşincisi, tarafların hem kendilerini, hem muhataplarını, hem de aralarındaki sorunları olduğu gibi kabul edip mevcuttan hareketle ortak plan, program ve proje üretmesi. Özellikle son iki ilke Almanya ile Fransa arasında nerdeyse yüzyıllardır süren mesela sınırlar, toprak, göç ve göçmen sorunları ile savaş zararları konularının iki toplumu bir araya getirirken hiç konuşulmamasını sağlamış, dolayısıyla projenin doğmadan ölmesine engel olup, hayata geçmesini ve başarılı olmasını mümkün kılmıştır. Peki konuşulan nedir? Konuşulan sadece önlerindeki mevcut proje olmuş, tartışmalar da mevcut projenin tüm tarafların çıkarına uygun olup olmadığı merkezinde yürütülmüştür. Bir zamanlar kullanıldığı şekliyle de Ortak Pazar, ortak zemin, ortak çıkar ve ortak fayda üzerine inşa edilmiş, başlangıçta bir tarafın karşı tarafa taviz verdiği ya da vermesi gerektiği izlenimi doğuracak her tür tekliften de uzak durulmuştur. Böylesi bir zemin tarafların konuyu kendi toplumlarına daha rahat bir biçimde anlatabilmelerini ve toplumların da bu projeyi daha rahat bir biçimde kabullenebilmelerini sağlamıştır. Kamuoyunun hassas olduğu, hamaset kokan ve kitlelerin bilinç altını deşeleyip insanları tarihsel düşmanlıklar yönünde harekete geçirebilecek konulardan uzak durulmuş, işbirliği daha çok teknik sayılabilecek konular üzerine inşa edilmiştir. Bu anlamda da seçkinci davranıldığı doğrudur ama bu sayede de, en azından başlangıç itibari ile Avrupa’da bir birlik yaratmanın ne anlama geldiğini, bu konuya ilişkin sorunları ve fırsatları bilen bir bilinçli toplulukla harekete geçmek mümkün olmuştur. Ancak her halükarda hesaba kitaba sığmayan, tartışmalı, izafilik ve sübjektifliği ağır basan alanlardan işe başlanmamış; önerilen konuların doğaları gereği objektiflik ve rasyonalite ilkelerinin olabildiğince uygulanabileceği alanlar olmasına dikkat edilmiştir. ışe mesela ulusların doğrudan egemenlik haklarını ilgilendiren sınır sorunları, siyasal ve askeri entegrasyon gibi konulardan başlanmamış; başka bir deyişle, federalist yaklaşımlardan ziyadesi ile kaçınılıp fonksiyonalist bir yaklaşım benimsenmiştir. Bunun aksi yaklaşımlar içeren bir-kaç teşebbüs de zaten akim kalmıştır. AB’nin babası sayılan Avrupa Kömür ve Çelik Teşkilatı’nın kurulmasını ve işlemesini mümkün kılan esas faktörler de bunlardır.

Aradan yıllar geçip bugüne baktığımız zaman AB üyesi üyelerden hiç biri ne sınırlardan, ne topraklardan, ne de üye devletler arasında kendi vatandaşlarının göçlerinden ve göçmenlerinin sorunlarından söz etmiyor artık. Acı hatıralar toplumsal hafızadan tamamen silinmese de geri plana itilmiş durumda. Önce kömür ve çelikten yola çıkan devletler, sonra mal, hizmet, sermaye ve emeğin önündeki tüm sınırları kaldırmasını becermişler; ortak politikalar yoluyla önce ekonomi, sonra sosyal politika ve standartlarda bir olmuş, en sonunda da yavaş da olsa siyasal ve güvenlik alanlarında birlik olmaya doğru yelken açmış vaziyetteler. Uğruna milyonlarla öldükleri bayraklarını ve karşı taraf geçmesin diye canlarını siper ettikleri sınırları çoktan ikincil konular haline gelmiş. Ortak bayrakları var. Birkaç istisna dışında, ortak paraları var. Devam eden çalışmalar dikkate alınırsa, yakın bir gelecekte Avrupa vatandaşlığı ulusal kimliklerin önüne geçecek gibi görünüyor. şimdilerde artık hiç kimse tek gümrük, tek pazar, tek sınırdan söz etmiyor. Tek Anayasa da yolda gözüküyor. Berlin’deki Alman Paris’e gelip yerleşirken kimse ona engel olamıyor. Hatta nerdeyse bir Fransız’ın sahip olduğu tüm haklara sahip olabiliyor. Sicilyalı ısveç topraklarında kara doyarken, Finlandiyalı da Akdeniz’in kavurucu sıcağında bronzlaşıyor. ıskoçyalıya artık Rodos’ta yabancı gözüyle bakılmıyor. Ortada ne güven bunalımı var ne de güvenlik sendromu.

AB’yi Tam Üyeliğe Zorlamak

Gerçekten de AB her alanda “bir” olmaya çalışırken kendine has bütünleşme yolunda inanılmaz bir mesafe katetmiş durumda. Belki bir açıdan bakıldığında da hala AB üyesi uluslardan mesela Fransızların Almanları, Almanların Fransız, ıtalyan Portekiz ve ıspanyolları, ıngilizlerin de hemen hiç birini pek de sevdiği söylenemez. Ama ıkinci Dünya Savaşından sonra adım adım oluşturulan,işte 16 Nisan tarihinde atılacak imzalarla bugünlerde üye sayısını yirmibeşe çıkaran AB, tüm bu ülkeleri çok da rahat bir biçimde şimdi artık aynı çatının altında toplayabiliyor. Aynı formülü Kıbrıs sorunun çözümü noktasında da uygulamak, Türkiye ile birlikte Kıbrıslı Türkleri de AB sınırları içine dahil etmek, herhalde imkansız olmasa gerek. Ancak bu nokta da Almanlar ve Fransızlar için toprak, göç ve komünal haklar konusunu gündeme getirmek ne kadar absürdse, Kıbrıs konusunda da bu konuları gündeme getirmek ve bu konular üzerinde müzakerelerde bulunmak da o kadar absürd bir durum olarak görülmelidir. Son Annan Planı’nın başarısız olması da bundan kaynaklanmaktadır.

Daha önce de not ettiğimiz gibi hesaplaşmaya dayalı hiçbir önerinin konu ile ilgili herhangi bir tarafı memnun etmesi, dolayısıyla da üzerinde anlaşılacak bir formül üretilmesi, mümkün değildir. Türk tarafına 29+’dan daha fazla, Rum tarafına da kendi teklif ettikleri oranın üzerinde toprak verileceği vaat edilse bile, böyle bir anlaşmayı yapmak yine de mümkün olmayacaktır. Güneyden Kuzeye Kuzeyden Güneye göç oranları tarafların istedikleri oranda olsa bile yine anlaşmak mümkün olmayacaktır. Garantörlük adı altında diyelim ki taraflara istedikleri ülkenin askerlerinden istedikleri kadar Ada’da asker bulundurmalarının kabul edildiği bildirilse bile yine de kalıcı bir barış anlaşması imzalamak mümkün olmayacaktır. Bu mantıkla bu gün adil ve dengeli görünen her şeyin yarın problem üretmeye başlaması kaçınılmaz gözükmektedir. Mesela diyelim ki Rum tarafından Türk tarafına Rumların istediği kadar göç etme koşulu kabul edildiğinde bu Rumların güveliğini kim nasıl sağlayacaktır?.. Ya da haritalar Annan Planı’nda olduğu şekliyle girintili-çıkıntılı çizildiğinde Rumlarla çevrili Türk yerleşim birimlerinin güvenliği nasıl sağlanacaktır?.. Diyelim ki Türk tarafının Denktaş’ça savunulan tezleri kabul edildi ve AB üyesi de olundu. Peki, mal, hizmet, sermaye ve emeğin serbestçe dolaşması ve yerleşmesi esasına dayanan, özünde kendi içindeki tüm sınırları kaldırma amacı taşıyan ve bunu da diğer tüm üyeler arasında neredeyse tamamı ile gerçekleştirmiş olan bir AB’de bu sınırlar nasıl korunacak, bu oranlar nasıl kontrol edilecek ve bu yeni düzen nasıl sürdürülebilecek?... Sınır yoksa toprağın ve haritaların ne anlamı olacak?.. Yine diyelim ki her şey kabul edildikten birkaç ya da yıllar sonra, karşı tarafa geçip yerleşmek, iş kurmak, toprak sahibi olmak isteyenlere yerel güçler engel olduğu zaman, iş ABdüzeyinde bir davaya konu olduğunda ve işin AB mantığına ve hukuksal yapısına uygun olmadığı iddia edildiğinde, sorun nasıl halledilecek?... Diyelim ki kurucu anlaşmalarla buna engel olduk. Peki varsayalım ki Rum tarafından değil de mesela Alman vatandaşı Türkler ve ıngiliz vatandaşı Rumlar tarafından bu iş ve işlemler yapılmaya kalkıldığında, sorunlar nasıl aşılacak?..

Bu tür soru ve sorunların elbette sonu da yoktur. Asıl olan güven bunalımını aşacak ve güvenlik sendromunu yenecek ana çerçeveyi ortaya koymaktır. Ayrıntılar mutlaka olacak, yeni zamanlar ve yeni ortamlar, yeni sorular ve yeni yeni sorunlar üretecektir. Bu bağlamda da, Rum tarafının toprak, göç ve tazminat gibi eski defterlere dayalı hesaplardan kesinlikle uzak durması gerekmektedir. Öte yandan Rumlarla birlikte AB’ye üyeliği garanti altına alınmış Türk tarafının da, komünal eşitlik dışında,diğer konularda ısrarlı görünmesinin, AB çatısı altında, hiç bir anlamı yoktur. Ancak burada bu sorunun elbette sadece Türkler ve Rumları ilgilendirmediğinin, hatta onların da boyunu aştığının de belirtilmesi gerekiyor. Aslında herkesten ve her şeyden önce konu AB ile ilgili. Almanları ve Fransızları bile birbirine entegre ederken haklı bir biçimde sınırlar, topraklar, göç ve göçmenlerle savaş tazminatları gibi konulardan uzak durmasını bilen ve bu sayede bir birlik oluşturarak Avrupa’da tarihinin en uzun barışını sağlayan AB’ye de çok büyük bir görev düşmektedir. Eğer Doğu Akdeniz’de gerçek bir barışın kurulmasını istiyorsa, AB ve bir üye ülke olarak da Yunanistan’ın bu güne kadar açıkça Rumlara destek veren tavırlarından vazgeçmeleri gerekmektedir. Kıbrıs sorunu AB çerçevesi içerisinde mevcut entegrasyon düzeyini hedefleyen bir biçimde, bir an önce AB müktesebatının benimsenmesi, ilke ve standartlarının uygulanması ile, ilave olarak başkaca hiçbir şarta gerek duyulmadan çözülebilecek bir sorundur. AB çevreleri samimiyetle bu konuyu adil ve dengeli bir biçimde çözme amacını taşımadıkları sürece de Kıbrıs sorunun çözülmesi asla mümkün olmayacaktır. Rumlara 16 Nisan’da üyelik antlaşması imzalattırdıktan sonra oldukça rahatlayacak olan AB ve Yunanistan’ın bu konuyu bu çerçevede ele alma noktasında da, zamanları henüz bitmiş değildir. Kıbrıs konusuna kendi modelleri ile çözüm üretebilmeleri için önlerinde çok ciddi bir zaman dilimi de mevcuttur.

Tabii ki bu arada Türkiye’nin AB üyeliği de bu barış planın ayrılmaz bir parçası olarak düşünülmelidir. AB’ye üye bir Türkiye ile Kıbrıslı Türklerin güvenlik endişesi de ortadan kaldırılmış, dolayısıyla Ada’daki Türk askeri varlığı sorunu da tartışma konusu olmaktan çıkarılmış olacaktır. Türkiye’nin üyeliği konusu Türkiye’nin Yunanistan’la sorunlarının çözümünde de hayati öneme sahip bir konu olsa gerektir. Bu konuda Yunan tarafının yaklaşımı elbette anahtar rol oynayacaktır. Atina’nın Kıbrıslı Rumların AB üyesi yapılmasından sonra önünde iki seçenek olduğu açıktır. Bunlardan birisi ve en kolayı, Rumlarla birlikte hareket ederek Türkiye’nin AB üyeliğinin önünü kesmek. Bu yol sorunları daha da müzmin hale getirecek bir yoldur. ıkincisi, Türkiye’nin üyeliği için çalışmak. Bu zor bir yol gibi görünmekle birlikte, iki ülkenin de menfaatine bulundukları bölgede sürekli bir barışın inşasını mümkün kılacak en gerçekçi proje gibi görünmektedir. Birinci şıkkın Atina’da popüler bir yol olduğu bilinmekle birlikte, ikinci şıkkın hepten havada kaldığı da söylenemez. Yunanistan’ın güvenlik paranoyasından kurtulabilmesi açısından bu yolun ehemmiyetini fark eden Yunanlıların olduğu da bilinmelidir.

Türkiye açısından söylenmesi gereken, Ankara’nın 16 Nisan’dan sonra Kıbrıs konusu ile ilgili atacağı adımlarda hem çok dikkatli davranması, hem de ortaya çıkan yeni durumun farkına varıp buna uygun politika üretmesi gereğidir. Ancak bu politika, ağır çekim hareket eden, Soğuk Savaş diplomatları ile de herhalde zor üretilir. Soğuk Savaş diplomatları Türkiye gibi ülkelerde analiz yeteneğinden yoksundurlar, kendileri bir öngörüde bulunmaz, asla risk alamazlar. Onlara göre büyük güçleri takip etmek yeterlidir. Duruma göre bir açıklama yapılır. Ancak artık uluslararası sistemin allak-bullak olduğunun, iki kutuplu dünyada yaşamadığımızın ve hele hele kimsenin Türkiye’yi beklemediğinin farkına varılması gerekir. Diplomasi gündelik yaklaşımlar ve laf ebeliğinden kurtarılıp bilgiye dayalı, analiz kapasitesi yüksek, öngörü yeteneğine sahip, gerektiğinde risk almasını becerebilen bir yapıya kavuşturulmalıdır. Ancak burada bir hususun daha altı çizilmelidir. Nasıl olayların gelişimini sıradanmış gibi algılamak, bekle-gör politikasına yaslanıp, bürokratik açıklamalarla konuyu geçiştirmek çok büyük bir yanlış olacaksa, paniğe kapılmak da o kadar büyük bir yanlış olacaktır. 16 Nisan’da kıyamet kopmayacaktır, diplomasi de bitmeyecektir. Kabadayılık gösterilerine, birilerine nota vermeye, Kıbrıs’ı ilhak sayılabilecek demeç ve yorumlara da gerek yoktur. Tam tersi, asıl o tarihten sonra diplomasiye ihtiyaç olacaktır.

Hareketli, esnek ve sorun çözebilen bir yaklaşımla hem Kıbrıslı Türklerin hem de Türkiye’nin AB üyeliği sorununu bizatihi AB çatısı altında çözmek yönünde adımlar atılmalıdır. Bu doğrultuda da Türkiye bir yandan AB’nin kendisine çizdiği yolda emin ve süratli bir şekilde hareket ederken, öte yandan da Kuzey Kıbrıs’ın da AB’ye hazırlanmasını sağlayıcı tedbirleri derhal alıp uygulamaya koymalıdır. Türkiye’nin yaşadığı tüm sorunları belki daha büyük bir ağırlıkla yaşayan Kuzey Kıbrıs’ın da ekonomiden demokrasi ve insan haklarına kadar AB standartlarını tam olarak karşılayacak bir düzeye derhal çıkarılması gerekmektedir. Kuzey Kıbrıs’ta da en az Güney’deki kadar demokratik bir sistem işletilirken, bir takım yenilikler ve değişikliklerin de hayata geçirilmesi lazımdır.

Ancak burada ilk bakışta ayrıntı sayılabilecek ama projenin sağlıklı işlemesi için hayati öneme sahip bir-kaç noktanın mutlaka altını çizmek gerekir. Her şeyden önce yapılacak değişiklikler ve yeniliklerle AB’ye üyelik konusu arasında mutlak bir nedensellik bağı kurmaktan kaçınılması gerekir. Hele hele yapılacak işlerin AB istediği için ya da AB’ye şirinlik olsun diye yapıldığı yollu izlenimi doğmasına asla müsaade edilmemelidir. Bu sadece Türk kamuoyu için değil aynı zamanda AB açısından da önemli bir konu olsa gerektir. Brüksel bastırdığı için harekete geçen bir Ankara görüntüsü, hem Kıbrıs sorunun çözümünün, hem de AB üyeliği konusunun sürüncemede bırakılması sonucunu doğuracaktır. Başka ülkelere öne sürülmeyen şartları içeren tavizler vererek AB üyeliğinin elde edileceğini düşünmek de olsa olsa tam bir saf dillik olur. Bir talepten sonra ötekini de yerine getiren bir Türkiye’nin adaylık odasında ebediyen bekletilme gibi bir riski vardır. Tehdit etmeden ciddi davranmak ve herkesi de ciddiyete davet etmek gerekir. Tüm dünyanın, Kıbrıslılar da dahil tüm Türklerin çağdaşlaşmaya devam edeceklerini ama, üyelik için de AB kapısında sonsuza dek bekleyemeyeceklerini bilmesinde çok büyük bir fayda vardır. Bu arada masaya konulabilecek ara formülleri ne Kıbrıslı Türklerin ne de Ankara’nın kabul etmeyeceği de net bir şekilde ilan edilmelidir. 16 Nisan’dan sonra Türkiye’nin üyeliği ile Kıbrıslı Türklerin durumu konusu açıkça birbirine bağlanmalıdır. Kıbrıs sorunun çözümünün Türkiye’nin AB üyeliği konusunu da kapsadığı mutlaka dillendirilmelidir. Bu bağlamda da geçtiğimiz Aralık ayında yapılan Kopenhag Zirvesi döneminde bazı siyasilerin de gündeme getirdiği Türkiye’nin AB üyeliği ile Kıbrıs sorunu arasında ayrılmaz bir bağ olduğu söylemi tekrar ve ciddiyetle gündeme getirilmelidir.

Bugünkü noktadan bakıldığında Kıbrıs sorunun içinde bulunduğu içsel ve dışsal faktörlerin AB kurulurken varolan ve onu başarıya taşıyan tarihsel faktörlerden çok farklı olduğu, dolayısıyla da AB modelinin ne gerçekçi, ne de mümkün olabilecek bir model olmadığı iddia edilebilir. Bu, başta AB çevreleri olmak üzere Rumlar ve Yunanlıların tavırları dikkate alındığı zaman doğru da olabilir. Ancak AB yolunda yapılması gerekenlerin, sadece AB üyeliği hedefiyle sınırlı olmadığı, çağdaşlaşma açısından hem Türkiye hem de Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan insanlar için zaten yapılması gereken işlerden olduğu artık herhalde herkes tarafından kabul gören bir görüş olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında AB yolunda yapılan düzenlemeler asla boşa gitmeyecek demektir. Diplomasi yoluyla barışa ulaşmak da sorunların çözümünde en masrafsız yol olmalıdır. Hele hele AB çatısı altında Kıbrıs sorununu çözme iddiasındaki bir proje, barış söyleminin hep başkalarınca kullanılmasına da engel olacaktır. Rumlar, Yunanlılar ve AB’liler bu projeye hayır mı derler?.. Bırakınız bu da onların sorunu olsun. Bizim için bu noktada önemli, Türkiye’nin ne istediğini bilmesi ve bunun gereğini yerine getirmesidir

İNCELEMELER