|
|
Çanlar Kıbrıs için çalıyor. Çanın sesi ise dört bir yönden değişik
tınılarla kulaklara ulaşıyor. Rum tarafına bir çeşit uzatmalı bir aşkın evlilik
törenine çağrı gibi geliyor. 16 Nisan’da Brüksel’de yapılacak AB’nin en büyük
genişleme törenlerinde, Birliğe tam üyelik imzalarından birini de tüm adayı
temsilen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi atacak. Bu durumdan en fazla mutlu olan ulus
da Yunanlılar olmalı. Dolayısıyla çanlar Atina için bir başka coşkuyla çalıyor.
Yunanlılar, hem de AB’ye başkanlık yaptıkları bir dönemde, bir zafer edası ile
ENOSıS’in başka yol ve yöntemlerle gerçekleşmesini kutluyorlar. Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti için ise bu çanlar herhalde bir cenaze törenini anımsatıyor.
Ankara’ya ulaşan seslere gelince, durum biraz karışık ve fakat hüzün ve ayrılık
tonu ağır bir hava yarattığı kesin. Kıbrıs’la ilgili yeni durum bir başka
anlatımla iki nikah, iki cenaze töreni hikayesine benziyor.
Ankara’da sorumlu çevreler, özellikle AKP hükümeti kendisini sorunlarla
kuşatılmışlık hissiyatına kaptırmış durumda görünüyor. Bağdat-Washington
hattına kilitlenmiş bir hükümet, bomba sesleri arasında, çan seslerini
duymazlıktan gelmeye çalışıyor. ışi bürokratlara ve diplomatlara havale etmenin
dayanılmaz hafifliğiyle davranıyorlar. Bir zamanlar neredeyse sorunun yegane
suçlusu gördükleri KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a yaslanıp, konuyu onun
“mahir diplomatik yeteneklerine” havale etmiş gibiler. Önce Kopenhag
Zirvesi’yle AB, arkasından gelen Irak Savaşı ve şimdi de tekrar Kıbrıs. Tekrar
ama şimdiki Kıbrıs, bir sorunun ulaşabileceği en rafine ve yoğun şekliyle
önlerine gelmiş durumda. Durumun “idare ediliverecek” hali kalmamış. Önce karar
ve sonra buna uygun politikayı uygulayabilecek bir kararlılık gerekiyor.
Hükümet başta olmak üzere karar alma mekanizmasının içinde bulunanların ise
bugünlerde Kıbrıs gibi sorunlarla dış politik konuların altında ezilmiş bir
tavırları var. Yeni bir politika oluşturmak bir yana hiç kimsenin, mevcutlar
dışında başka bir öneri bile ortaya atacak mecali kalmamış gibi. Bir anlamda
“the end of diplomacy” sendromu yaşanıyor.
Diplomasinin Sonu mu?
Bir açıdan
bakılırsa artık Kıbrıs’ın kıyametinin koptuğunu kabul etmek gerekecek.
Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüm için, hele hele ortak bir müzakere zemini için pek
çok pozitif yanına rağmen, Annan Planı’nın da ilgili taraflarca reddiyle
birlikte, her şey bitmiş gibi görünüyor. En azından Kıbrıs sorunun belli bir
sona doğru sürüklendiğinde kimsenin kuşkusu olmasa gerekir. Türk siyaset ve
diplomasi dünyası için bir sürpriz olarak görülebilir ama Kıbrıs’ta bu sonu
işaret eden süreç önceki yıllar bir tarafa, 1990’da Rum kesiminin AB’ye tam
üyelik başvurusu ile başlamıştır. 1995 yılında Türkiye’ye gümrük birliği
“havucu” uzatılırken Rum yönetimine de tüm adayı temsilen AB’ye tam üyelik
yolunun açılması herhalde gizli kapaklı bir konu da değildir. 1999 yılında
Helsinki’de Ankara’ya “tam üyeliğe aday” sıfatı verilirken Rumlara yeşil ışık
yakılması da yine bilinen konular arasında olsa gerektir. Geçtiğimiz Aralık
ayındaki Kopenhag Zirvesi’nin Sonuç Bildirgesi’nde 2003 yılının ilk yarısında
tam üyeliğe geçiş imzasının atılacağı 10 üyeden birinin de, Rumların kontrolündeki
Kıbrıs Cumhuriyeti olduğu da herkeslere ilan edilmiş bir konudur. şimdi 16
Nisan yaklaştıkça kulakları tırmalayan çanlar en azından o zamanlardan beri
çalmaktadır. Annan Planı da bu çan sesleri arasında son bir diplomatik
enstrüman olarak ortaya konulmuştur. Ancak 1974 yılından bu yana harcanan
sayısız çabalar bir yana, Kofi Annan’ın girişimiyle başlatılan ve aylardır
sürdürülen diplomatik görüşme ve manevralar artık bir sona ulaşmak
üzeredir.
Ankara’daki ve
KKTC’deki telaş, biraz da bundan kaynaklanmakta. Bundan sonrası da dar alanda
paslaşmalar şeklinde geçecek herhalde. Ancak dar alanda paslaşmalar bundan
sonra biraz daha dramatik ve zaman zaman da traji-komik haller alacak gibi
görünüyor. Batı yakasında Kıbrıslı Rumlar AB üyeliğini elde ederken, doğu
yakasında birileri de bu işlerin hesabını sorma bahanesiyle, mutlaka suçlu
arama peşine düşecekler. Ulusalcı ve mukaddesatçı cephe “ihanet” motiflerini
sıkça gündeme getirirken, bazıları da “batı ile entegrasyonunun” artık sonuna
gelindiğini ilan edeceklerdir. Diplomasinin sonu yanında birileri
“batılılaşma/çağdaşlaşmanın” da sonunun geldiği kehanetinde bulunacaklardır.
Bunların ortak buluşma noktası, hedef tahtaları da, muhtemeldir ki hükümet
olacaktır. Haksız da sayılmasalar gerek. Bizatihi son dönemlerde yaşanan
örnekler eğer bir şey anlatıyorsa, demek ki “kriz yönetimlerini” bir çeşit
“yönetim krizine” dönüştürenlerden, bunu da bir kriz diplomasisinden “diplomasi
krizine” dönüştürmeleri beklenebilir. Bu arada Rumların AB ile bütünleşmesini Kuzey
Kıbrıs’ın ilhak nedeni gösterenlerle, sorunu diplomasi dışında başka araçlarla
çözmeye yeltenip konuyu bir “casus belli” sayanlara rastlanırsa, bu da bir
sürpriz olmamalıdır.
Oysaki bütün
bunlara, birilerinin suçlanmasına, birilerinin yetersiz ve iktidarsız
gösterilmesine, “batıya hayır diyerek” demokratikleşmenin önünün kesilmesine,
hele hele bir ulusun tüm geleceğini ipotek altına koyduracak kriz politikaları
üretilmesine gerçekten ihtiyaç yok. Amaç bağcıyı dövmek değil de üzüm yemekse,
aslında henüz daha tüm barışçıl yollar ve politikalar da tüketilmiş değil.
Diplomasi alternatif politikalar üretebilme sanatıysa, ya da bir başka
anlatımla politikanın ve hatta savaşın, başka araçlarla sürdürülmesi; ulusal
araçların, belli ulusal amaçları gerçekleştirmek üzere aynı ulusal hedeflere
yöneltilmesi ise, çıkmayan canda hala barışçıl umutlar var demektir. Ancak bu
umutları yaşatabilmek için, her şeyden önce sorunun özünü kavramaya, bu
kavrayıştan sonra da yeni durumlara uygun yeni yorum, yeni yaklaşım ve yeni
politikalara ihtiyaç vardır.
Sorunun Özü ve Yeni Durum
Diplomasiyi merkez
alan bir yaklaşımla konuya bakacak olursak, Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak
“çok mühim bir mesele ancak telaşa gerek yok” denebilir belki. Ama acil ve
ciddi değerlendirmelere ihtiyaç olduğu da kesindir. Sadece 16 Nisan’ı esas
alarak telaşa kapılanları, hemen yatıştırmak için burada Türkiye’nin Kıbrıs’a
ilgisinin uzun tarihini hatırlatmak yeterli olacaktır. Herkesçe malumdur ki
Türk dış politikasının en çetrefilli konularından biri Kıbrıs sorunudur. Tarihi
1571 yılında Osmanlı’nın adayı fethiyle başlayan bu süreç 1878 yılında adanın
ıngilizlere kiralık olarak verilmesi ile yeni bir döneme girmiş, Lozan
antlaşması gereğince de Türkiye bu topraklar üzerindeki egemenlik haklarından vazgeçtiğini
resmen kabul etmiştir. Kıbrıs Adası, modern Türkiye’nin bir anlamda ideal
hatlarını belirleyen Misak-ı Milli’nin de sınırları dışında bırakılmıştır.
Ancak bu, ada ile ana kara arasındaki tüm ilgi ve ilişkilerin tamamen
koparılması anlamına hiçbir zaman gelmemiştir. Yüzyıllar süren egemenlik
temelli tarihsel nedenler, yine bu dönemden gelen etnik ve dinsel birlikteliğe
dayalı toplumsal bağların oluşması, bunların da ortak kültürel varlık ve
değerleri ortaya çıkarması elbette ki Türkiye ile Ada arasındaki ilişkileri
sürekli kılan unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün bu unsurlarla
birlikte de Ada’nın coğrafi yakınlığı, Ege’de Türkiye’yi bunaltan çarpık sınır
hatları, Yunanistan’la kuşatılmışlık duygusunun yol açtığı derin endişeler,
sorunlarla çevrili Ortadoğu’ya yakınlığı, özellikle Doğu Akdeniz’deki
kimilerince benzetildiği şekliyle “doğal uçak gemisi ve üs” olma konumu gibi
nedenlerle, Kıbrıs Türkiye için her şeyden önce “vazgeçilemez bir güvenlik
konusu” olarak da ön plana çıkmaktadır. Öncesi bir tarafa 1950’li yıllardan bu
yana da çağdaş Türkiye’nin en önemli dış politik sorunlarından biridir. Bu
açıdan bakıldığında, en azından elli yıldır bilinen ve birlikte yaşanılan bir
sorun olarak değerlendirildiğinde elbette “telaşa mahal yoktur” denebilir.
Ancak son dönemde
yaşanan gelişmeler dikkate alındığında elbette “acil ve ciddi
değerlendirmelere” ihtiyaç vardır. Çünkü yeni gelişmeler yeni bir durum
yaratmış ve sorunda yeni bir aşamaya geçilmek üzeredir. Nasıl ki kaba
hatlarıyla hatırlatılacak olursa Kıbrıs’ın fethi ile 1878 arası bir dönemi,
1878-1960, 1960-1974 ve 1974-2003 tarihleri arası başka başka dönemleri ifade
ediyorsa, 16 Nisan 2003 tarihinden sonra başlayan dönem de en az önceki
dönemler kadar önemli sonuçları olan bir başka dönemi ifade edecektir.
Her şeyden önce 16
Nisan sonrası dönemin Kıbrıs sorunu açısından taraflarında bir değişiklik
olacaktır. Nasıl ki 1974’ten günümüze, Türkiye’de bazı çevreler kabul etseler
de etmeseler de, konu bir yönü ile AB’yi ilgilendiriyor ise, 16 Nisan’dan sonra
konu ile AB arasındaki bağlantı “ilgi” ve hatta “ilişki” noktasını aşıp tam bir
“taraf” düzeyine yükselecektir. Bunun başka yansımaları dışında iki önemli ve
doğrudan sonucu olacaktır. Birincisi, 16 Nisan’dan sonra, AB politikalarının
dizaynında söz sahibi olacak ülkelerden biri Kıbrıs olacaktır. Bunun
anlamıaçıktır: Yunanlılarla sırt sırta
veren Rumlar Türkiye-AB müzakerelerinde masanın karşı tarafında oturacaklar,
gerektiğinde vetolarını kullanabilecek, gereğinde birçok kararı engelleyebileceklerdir.
Eğer soruna bu arada bir çözüm ya da çözüme giden bir formül bulunulamazsa
Türkiye'nin 2004'te katılma müzakereleri için birtarih alması da mümkün gözükmemektedir. ıkincisi ve bundan daha
da vahimi, 16 Nisan sonrasında Kıbrıs sorunu tamamı ile AB’nin bir iç sorunu
halini alacak, sorunun bundan sonraki aşamalarında Türkler sadece Rumlarla
değil, tüm Avrupa ile hem de birinci elden uğraşmak zorunda kalacaklardır.
şimdilik Ankara ve Atina’yı bile ilgilendirmeyip sadece Kuzey’i ve Güney’i
ilgilendiren pek çok konu, nüfusu 450 milyonu aşmış bir ABliler topluluğu ile
sayısı 25’e ulaşmış irili ufaklı AB üyesi bir grup devleti de doğrudan
ilgilendirir olacaktır.
Aslında geçen
Aralık ayında Kopenhag Zirvesinde genişleme ile ilgili alınan kararlar dikkate
alınırsa, Kıbrıs sorununun, daha önceki dönemlerde alametleri görülen bu yeni
döneme çoktan girmiş olduğu da anlaşılacaktır. Ancak ne KKTC yetkilileri ne de
Ankara, zaman zaman birbirleriyle didişerek, zaman zaman da dar alanda paslaşma
yolunu seçerek, Kıbrıs gerçeğini gelişen bu yeni durumun perspektifinden görmek
istememişlerdir. Hala da istediklerine ilişkin herhangi ciddi bir işaret de
yoktur. Oysaki bu güne kadar sürdürülen Kıbrıs diplomasisinin, gelişen bu yeni
çerçeveye uygun bir yaklaşımla ve gerekirse, sorunun özüne tekrar inilerek,
radikal biçimde bir değerlendirmeye tabi tutulması gerekiyor. Artık zaman
“politikasızlığın da bir politika olduğu” retoriğini daha fazla kaldıracak gibi
görünmüyor. Artık herkes, geleneksel Türk dış politikasının iliklerine kadar
işlemiş görünen böyle bir yaklaşımın ne bir politika üretebileceğine, ne de bir
diplomatik kazanç elde edebileceğine inanmıyor. Ancak, geçmişle uğraşmayı ve
birilerini yargılamayı falan da bir kenara koyup, Mevlana’nın da dediği gibi,
“dün artık dünle gitmiştir cancağızım. şimdi yeni şeyler söylemek lazım”
diyerek harekete geçilmesi gerekiyor. Takvimler uygulamaya konulmuş, saatler
çalışıyor ve zaman Türkiye’nin ve Türklerin aleyhine işliyor.
Bu durumda
gerçekten Ankara ve Türk diplomasisi yeni çözümler üretmek zorundadır. Bekle ve
gör politikasının bekle kısmı bitmiş gör kısmında da neler olacağı artık
ayan-beyan ortaya çıkmıştır. Bu aşamada da elbette yapılacak işler,
üretilebilecek politikalar ve yürürlüğe sokulacak diplomatik girişimler vardır.
Bu nokta da ilk adım, daha önce de ifade edildiği üzeresorunun özüne inmek, ikinci adım da eldeki
mevcut imkanları bilmekten geçiyor olsa gerektir. 1974 yılında Türkiye’yi
askeri müdahaleye zorlayan Kıbrıs sorunun özü birbirine bağlı iki noktada düğümlenmektedir:
tüm tarafları ele geçirmiş görünen güven bunalımı ve güvenlik sendromu. Bu
tesbitin yapıldığı noktada da işe mutlaka AB penceresinden bakarak başlamak
gerekecek.
Güven Bunalımını Aşmak ve Güvenlik Sendromunu Yenmek
Kim ne derse desin
Kıbrıs sorununda konunun nirengi noktasını tüm tarafların, nedeni ne olursa
olsun, bir birlerine karşı duyduğu derin güven bunalımı oluşturmaktadır. Bu
güne kadar ortaya konulan, 1960 Anayasası ve ona ekli uluslararası antlaşmalar
da bu bunalımı sona erdirecek mekanizmaları kurmak yerine, tam da aksi yönde
sonuçlar doğuracak teklif ve yaklaşımlar içermiştir. BM tarafından hazırlanan
adı tüm “güven artırıcı öneri yada önlemler” paketler de aynı negatif sonucu
doğurmuşlardır. Aslında konuya taraf herkesin ta 1950’lili yıllarda bile, iki
toplum arasındaki esas sorunun bir güven bunalımı sorunu olduğunu bildiği
halde, önerdikleri formüller hep güvenlikçi bir bakış açısı ile ortaya
konulduğu için, geçici olarak rahatlamalar sağlamamış olsa bile soruna kökten
ve sürekli bir çözüm sunamamışlardır. Güven özünde ilişkide olan tarafların
birbirleri hakkında emin olma durumunu ifade etmektedir. ıster bireysel isterse
toplumsal ilişkilerde, tarafların bir takım negatif hesaplar içine girmeden
birbirlerini oldukları gibi kabul etme, hele hele zayıf durumlarından istifade
etmeyecekleri noktasında tam bir inanç besleme durumunu gösteren güven kavramı,
Kıbrıs konusu ile irtibatlı taraflar arasında ne yazık ki tüm anlam ve değerini
yitirmiş durumdadır.
Dolayısıyla nasıl
kanı kanla temizlemek mümkün değilse güven bunalımını da güvenlikçi bir bakış
açısıyla aşmak elbette mümkün olmayacaktır. Bu açıdan bakıldığı zaman ortaya
atılan önerilerin sadece adil ve dengeli olması da sorunun çözümü açısından
yeterli değildir. En azından bu güne kadar yeterli olmamıştır bundan sonra da
yeterli olmayacaktır. Kimin adına olursa olun ve neyi hedeflerse hedeflesin,
başkalarının garantörlüğü esasına dayalı bir sistem önerisi ta baştan bir
güvensizlik varsayımına dayandığı için doğmadan ölmeye de mahkumdur. Bu
bağlamda da Kıbrıs örneğinde yeni oluşturulacak ilişki mekanizmasına örnek
aranırken ortaya atılan Belçika modeli de ısviçre modeli de, tamamen yanlış
varsayımlar üzerine oturmakta ve yanlış başlangıçlar olarak karşımıza
çıkmaktadır. Gerçekten de adaletin yanında denge ararken de yine bunu da bir
dışsal faktörle irtibatlandırmak ve hele hele öneriyi bir dengesizlik varsayımı
üzerine inşa ediyor olmak, önerinin ister istemez bir tarafın aleyhine hükümler
içerdiğini de söylemek anlamına gelecektir.
Birey ve
toplumların en temel gereksinimlerinden birinin güvenlik olduğu tartışılmaz bir
gerçektir. Ancak güvenlikçi yaklaşımların güven yaratma yerine bunu yok ettiği
ve son tahlilde de bir güvenlik paradoksu yarattıkları anlaşılması zor bir konu
da değildir. Özellikle uluslararası ilişkiler teorisinde kendilerini güvenlik
paranoyasına kaptırmış militarist realistler dışında, bu böyle bilinir. Hele
hele daha fazla güvenlik talebinin daha az özgürlük, daha az özgürlüğün ise hem
ulusal, hem de bölgesel ve uluslararası bazda daha çok güvensizlik yarattığı
örnekleriyle ortadadır. Burada konuyu daha fazla uzatmadan not edelim:
Kıbrıs’la ilgili çözüm önerilerinin her şeyden önce güven bunalımını aşacak
varsayımlara dayandırılması ve kurulacak mekanizmaların da güvenlikçi unsurlar
içermemesi gerektiğinin artık farkına varılmalıdır. Bu bağlamda da elbette
başka unsurlar yanında bir de söylem değişikliğine de ihtiyaç vardır. Yani,
sorunun başlangıç noktasına güven artırıcı öneriler yerine, tarafların her
şeyden önce birbirlerini olduğu gibi benimseme ve kabul etme ilkesi
yerleştirilmelidir. Sonrasında da öneriler paketinin içeriğini ortaya koyan ve
bu öneriler paketinin tümünü ifade edebilecek model konusunu iyi tespit etmek
gerekecektir.
Kıbrıs sorunun
çözümü konusunda da gözleri başka yönlere çevirmeye, modeli başka yerlerde
aramaya da gerek yoktur. Çünkü, insanlık tarihinin gördüğü en büyük barış
projesi olarak AB, bu açıdan taraflara oldukça önemli bir model sunmaktadır. Bu
öyle bir modeldir ki her şeyden önce sorunla ilgili tüm taraflar bu modeli çok
yakından tanımaktadırlar. Hatta tanımanın da ötesinde ya Yunanistan örneğinde
olduğu gibi bu modelin bir parçasıdırlar ya da Türkiye örneğinde olduğu gibi
bizatihi bu modelin bir parçası olmak istiyorlar. Sadece Türkiye Cumhuriyeti
için değil yine tüm tarafların gözünde model olmanın ötesinde AB, özlenen yaşam
standartlarının adresi, bizatihi çağdaşlaşmanın öteki adıdır. Sorunun çözümü
için işte tam da bu noktanın, başlangıç olarak hiç de azımsanmayacak bir değeri
olsa gerek. Güven bunalımı yaşayan tarafların, kendilerinin de idealleri olarak
kabul ettikleri ortak bir zemine çağrılması, bu anlamda herhalde hiç de fena
bir öneri olmayacaktır.
Bunun yanında
ikinci olarak, AB’nin Kıbrıs sorunun çözümü için bir model olarak ortaya
konulması, bu örgütün doğuşundan bu güne geldiği çizgi incelendiği zaman,
kalıcı ve sürekli bir barışın inşası açısından hem pratik, hem de teorik açıdan
oldukça önemli imkanlar da sunduğu anlaşılacaktır. Pratik açıdan bu model
uygulamada işlemiş ve başarılı olmuş bir modeldir. Teorik açıdan bakıldığı
zaman da bu modelin yaratılış nedenleriyle Kıbrıs sorununun kökenlerinin aynı
olduğu görülecektir. Aynen Kıbrıs konusunda olduğu gibi, Avrupa’da bütünleşmeyi
adeta zorunlu kılan nedenler de -Avrupa’yı savaştan savaşa sürükleyen ve
kökenleri tarihin derinliklerine kadar uzanan- toplumların birbirlerine karşı
taşıdıkları kin ve nefret duygularıdır. Ulusal çıkardan, ideolojik yapılara,
dinsel ve kültürel farklılığa kadar pek çok faktörle de beslenen bu duygular,
kıtadaki ulusları birbirlerine karşı kışkırtmış, rekabetin ötesinde ölümüne
savaşlara sürükleyerek en soniki büyük
dünya savaşı ile zirveye ulaşmış; maddi kayıplar bir tarafa, taraflar
arasındaki çatışmalar milyonların hayatına mal olmuştur. Bu süreçte Avrupalı
toplumlar arasında, Kıbrıslı Rumlarla Türklerinkinden hiç de geri kalmayacak
ölçüde çok derin bir güven bunalımının, bir zamanlar yaşandığı da bir gerçek
olarak karşımıza çıkmaktadır. Rum kimliğinin oluşumunda Türklerin oynadığı “öteki”
rolü ne kadar anlamlı ve önemliyse modern Alman kimliğinin oluşumunda
Fransızların “öteki” olarak oynadığı rol de o kadar anlamlı ve önemlidir. Alman
Birliği’nin en önemli itici faktörlerinden birisinin Fransızlara karşı
duydukları kin ve nefret olduğu herhalde unutulacak bir konu olmasa gerektir.
Hegel’i bile “Hegel” yapan Alman toplumundaki varolduğunu fark ettiği
Fransızlar karşısındaki eziklik ve aşağılık duygusudur.
Bu açıdan
bakıldığında da Rumlarla Türkler arasındaki sorunları belki de çok fazla
abartmaya gerek de yok. Osmanlı tarihi de dahil olmak üzere -sadece Adadaki
Rumlarla Türkler arasında da değil- Yunanistan’la Türkiye arasındaki tüm
çatışmalar hesaba katılsa bile, bunların şimdi birer AB üyesi olan Avrupalı
ulusların bir zamanlar kendi aralarındaki savaşların yanında neredeyse basit
birer çoluk-çocuk kavgası olarak görülmesi çok da yanlış olmayacaktır. Bütün
korkunçlukları, içerdikleri kan ve şiddete rağmen Bizans’tan bu yana Rumlarla
Türklerin aralarındaki kavgalar da asla ne bir Napolyon dönemiyle ne de bir
Hitler dönemiyle kıyaslanabilirler. Daha da garibi Almanlarla Fransızların
savaşmadan geçirdikleri yıl sayısı henüz altmışa bile varmamışken -Yunanlılarla
Türkler bir tarafa- sadece Kıbrıslı Türklerle Rumların, kayda değer toplumsal bir
kargaşa dahi yaratmadan bir arada yaşadıkları tarih, nerdeyse tam üç yüz küsur
yılı aşmaktadır. Üstelik bu süre zarfında hem Rumlar, hem de Türkler
kendilerine ait dinsel ve kültürel özelliklerini kaybetmeden, bizatihi kendi
kimlikleriyle bir arada yaşamışlardır. Ancak neredeyse aynen AB üyesi ülkeler
arasında olduğu gibi, ulusçuluğun yükselmesine paralel her iki toplum arasında,
benzerlikler ve ortak değerler yerine farklılıklar ön plana çıkarılmış, başkaca
nedenlerle de körüklenen toplumlararası kin ve nefret, birlikte yaşamanın
asgari koşulu olan güveni tamamen ortadan kaldırmıştır.
ıkinci Dünya Savaşı
sonrasında AB’nin temelleri atılırken her şeyden önce yaşlı kıtayı savaştan
savaşa sürükleyen en temel neden olan Alman-Fransız rekabetini ortadan kaldıracak,
Almanya’yı kontrol altında tutacak veAvrupa’nın istikrarını bozan bir unsur olmaktan çıkaracak bir formül
bulunmaya çalışılmıştır. Bu, açıkça da anlaşıldığı gibi bir güvenlik toplumu
oluşturma amacına dayanmaktadır. Ancak, bunu gerçekleştirebilmek için ortaya
atılan ne siyasal, ne de güvenlik içerikli hiçbir formülasyon tutmamış, hele
hele büyük devlet-küçük devlet ayrımları da dahil olmak üzere, Avrupalı
toplumlar arasında baştan eşitliği bozan dolaysısıyla da adil ve dengeli
olmayan hiçbir öneri, basitçe bir öneri olmanın ötesine geçememiştir. Güven ve
onunla hiç ayrı düşmeyen samimiyet, konuşuldukça eskiyen ve eskidikçe yıpranan
birer fenomen olsa gerektir. Avrupalı ulusların baştan güvenini sağlamayan
bütün teşebbüsler ya akim kalmış ya da ölü doğmuşlardır. Bugünkü AB’yi
oluşturan altı devletin hareket ve başarı noktası da burada aranmalıdır. ıkinci
Dünya Savaşı sonrası politikalarında ıngiltere’yi her teşebbüsünde başarısız
kılan faktör de bu olmalıdır: güven ve samimiyetsizlik.
AB’ye giden yolda
güven tesis edilirken ortaya konulan yöntem ve buna ilişkin birkaç hayati nokta
ve ilke dikkatimizi çekmektedir. Birincisi, yukarda da kısaca değindiğimiz
eşitlik ve buna yaslanan adalet ve denge. ıkincisi, ortak projenin siyasal ve
güvenlik konularından uzak görünmesi. Üçüncüsü, ortaklığın ikili değil de çok
taraflı projelere dayandırılması. Dördüncüsü, kin ve intikam duygularını hemen
harekete geçirebilecek hesaplaşma mantığının işin içine sokulmaması. Beşincisi,
tarafların hem kendilerini, hem muhataplarını, hem de aralarındaki sorunları
olduğu gibi kabul edip mevcuttan hareketle ortak plan, program ve proje
üretmesi. Özellikle son iki ilke Almanya ile Fransa arasında nerdeyse
yüzyıllardır süren mesela sınırlar, toprak, göç ve göçmen sorunları ile savaş
zararları konularının iki toplumu bir araya getirirken hiç konuşulmamasını
sağlamış, dolayısıyla projenin doğmadan ölmesine engel olup, hayata geçmesini
ve başarılı olmasını mümkün kılmıştır. Peki konuşulan nedir? Konuşulan sadece
önlerindeki mevcut proje olmuş, tartışmalar da mevcut projenin tüm tarafların
çıkarına uygun olup olmadığı merkezinde yürütülmüştür. Bir zamanlar
kullanıldığı şekliyle de Ortak Pazar, ortak zemin, ortak çıkar ve ortak fayda
üzerine inşa edilmiş, başlangıçta bir tarafın karşı tarafa taviz verdiği ya da
vermesi gerektiği izlenimi doğuracak her tür tekliften de uzak durulmuştur.
Böylesi bir zemin tarafların konuyu kendi toplumlarına daha rahat bir biçimde
anlatabilmelerini ve toplumların da bu projeyi daha rahat bir biçimde
kabullenebilmelerini sağlamıştır. Kamuoyunun hassas olduğu, hamaset kokan ve
kitlelerin bilinç altını deşeleyip insanları tarihsel düşmanlıklar yönünde
harekete geçirebilecek konulardan uzak durulmuş, işbirliği daha çok teknik
sayılabilecek konular üzerine inşa edilmiştir. Bu anlamda da seçkinci
davranıldığı doğrudur ama bu sayede de, en azından başlangıç itibari ile
Avrupa’da bir birlik yaratmanın ne anlama geldiğini, bu konuya ilişkin
sorunları ve fırsatları bilen bir bilinçli toplulukla harekete geçmek mümkün
olmuştur. Ancak her halükarda hesaba kitaba sığmayan, tartışmalı, izafilik ve
sübjektifliği ağır basan alanlardan işe başlanmamış; önerilen konuların
doğaları gereği objektiflik ve rasyonalite ilkelerinin olabildiğince
uygulanabileceği alanlar olmasına dikkat edilmiştir. ışe mesela ulusların
doğrudan egemenlik haklarını ilgilendiren sınır sorunları, siyasal ve askeri
entegrasyon gibi konulardan başlanmamış; başka bir deyişle, federalist
yaklaşımlardan ziyadesi ile kaçınılıp fonksiyonalist bir yaklaşım
benimsenmiştir. Bunun aksi yaklaşımlar içeren bir-kaç teşebbüs de zaten akim
kalmıştır. AB’nin babası sayılan Avrupa Kömür ve Çelik Teşkilatı’nın
kurulmasını ve işlemesini mümkün kılan esas faktörler de bunlardır.
Aradan yıllar geçip
bugüne baktığımız zaman AB üyesi üyelerden hiç biri ne sınırlardan, ne
topraklardan, ne de üye devletler arasında kendi vatandaşlarının göçlerinden ve
göçmenlerinin sorunlarından söz etmiyor artık. Acı hatıralar toplumsal
hafızadan tamamen silinmese de geri plana itilmiş durumda. Önce kömür ve
çelikten yola çıkan devletler, sonra mal, hizmet, sermaye ve emeğin önündeki
tüm sınırları kaldırmasını becermişler; ortak politikalar yoluyla önce ekonomi,
sonra sosyal politika ve standartlarda bir olmuş, en sonunda da yavaş da olsa
siyasal ve güvenlik alanlarında birlik olmaya doğru yelken açmış vaziyetteler.
Uğruna milyonlarla öldükleri bayraklarını ve karşı taraf geçmesin diye
canlarını siper ettikleri sınırları çoktan ikincil konular haline gelmiş. Ortak
bayrakları var. Birkaç istisna dışında, ortak paraları var. Devam eden
çalışmalar dikkate alınırsa, yakın bir gelecekte Avrupa vatandaşlığı ulusal
kimliklerin önüne geçecek gibi görünüyor. şimdilerde artık hiç kimse tek
gümrük, tek pazar, tek sınırdan söz etmiyor. Tek Anayasa da yolda gözüküyor.
Berlin’deki Alman Paris’e gelip yerleşirken kimse ona engel olamıyor. Hatta
nerdeyse bir Fransız’ın sahip olduğu tüm haklara sahip olabiliyor. Sicilyalı
ısveç topraklarında kara doyarken, Finlandiyalı da Akdeniz’in kavurucu
sıcağında bronzlaşıyor. ıskoçyalıya artık Rodos’ta yabancı gözüyle bakılmıyor.
Ortada ne güven bunalımı var ne de güvenlik sendromu.
AB’yi Tam Üyeliğe Zorlamak
Gerçekten de AB her
alanda “bir” olmaya çalışırken kendine has bütünleşme yolunda inanılmaz bir
mesafe katetmiş durumda. Belki bir açıdan bakıldığında da hala AB üyesi
uluslardan mesela Fransızların Almanları, Almanların Fransız, ıtalyan Portekiz
ve ıspanyolları, ıngilizlerin de hemen hiç birini pek de sevdiği söylenemez.
Ama ıkinci Dünya Savaşından sonra adım adım oluşturulan,işte 16 Nisan tarihinde atılacak imzalarla
bugünlerde üye sayısını yirmibeşe çıkaran AB, tüm bu ülkeleri çok da rahat bir
biçimde şimdi artık aynı çatının altında toplayabiliyor. Aynı formülü Kıbrıs sorunun
çözümü noktasında da uygulamak, Türkiye ile birlikte Kıbrıslı Türkleri de AB
sınırları içine dahil etmek, herhalde imkansız olmasa gerek. Ancak bu nokta da
Almanlar ve Fransızlar için toprak, göç ve komünal haklar konusunu gündeme
getirmek ne kadar absürdse, Kıbrıs konusunda da bu konuları gündeme getirmek ve
bu konular üzerinde müzakerelerde bulunmak da o kadar absürd bir durum olarak
görülmelidir. Son Annan Planı’nın başarısız olması da bundan kaynaklanmaktadır.
Daha önce de not
ettiğimiz gibi hesaplaşmaya dayalı hiçbir önerinin konu ile ilgili herhangi bir
tarafı memnun etmesi, dolayısıyla da üzerinde anlaşılacak bir formül
üretilmesi, mümkün değildir. Türk tarafına 29+’dan daha fazla, Rum tarafına da
kendi teklif ettikleri oranın üzerinde toprak verileceği vaat edilse bile,
böyle bir anlaşmayı yapmak yine de mümkün olmayacaktır. Güneyden Kuzeye
Kuzeyden Güneye göç oranları tarafların istedikleri oranda olsa bile yine
anlaşmak mümkün olmayacaktır. Garantörlük adı altında diyelim ki taraflara
istedikleri ülkenin askerlerinden istedikleri kadar Ada’da asker
bulundurmalarının kabul edildiği bildirilse bile yine de kalıcı bir barış
anlaşması imzalamak mümkün olmayacaktır. Bu mantıkla bu gün adil ve dengeli
görünen her şeyin yarın problem üretmeye başlaması kaçınılmaz gözükmektedir.
Mesela diyelim ki Rum tarafından Türk tarafına Rumların istediği kadar göç etme
koşulu kabul edildiğinde bu Rumların güveliğini kim nasıl sağlayacaktır?.. Ya
da haritalar Annan Planı’nda olduğu şekliyle girintili-çıkıntılı çizildiğinde
Rumlarla çevrili Türk yerleşim birimlerinin güvenliği nasıl sağlanacaktır?..
Diyelim ki Türk tarafının Denktaş’ça savunulan tezleri kabul edildi ve AB üyesi
de olundu. Peki, mal, hizmet, sermaye ve emeğin serbestçe dolaşması ve
yerleşmesi esasına dayanan, özünde kendi içindeki tüm sınırları kaldırma amacı
taşıyan ve bunu da diğer tüm üyeler arasında neredeyse tamamı ile
gerçekleştirmiş olan bir AB’de bu sınırlar nasıl korunacak, bu oranlar nasıl
kontrol edilecek ve bu yeni düzen nasıl sürdürülebilecek?... Sınır yoksa
toprağın ve haritaların ne anlamı olacak?.. Yine diyelim ki her şey kabul
edildikten birkaç ya da yıllar sonra, karşı tarafa geçip yerleşmek, iş kurmak,
toprak sahibi olmak isteyenlere yerel güçler engel olduğu zaman, iş ABdüzeyinde bir davaya konu olduğunda ve işin
AB mantığına ve hukuksal yapısına uygun olmadığı iddia edildiğinde, sorun nasıl
halledilecek?... Diyelim ki kurucu anlaşmalarla buna engel olduk. Peki
varsayalım ki Rum tarafından değil de mesela Alman vatandaşı Türkler ve ıngiliz
vatandaşı Rumlar tarafından bu iş ve işlemler yapılmaya kalkıldığında, sorunlar
nasıl aşılacak?..
Bu tür soru ve
sorunların elbette sonu da yoktur. Asıl olan güven bunalımını aşacak ve
güvenlik sendromunu yenecek ana çerçeveyi ortaya koymaktır. Ayrıntılar mutlaka
olacak, yeni zamanlar ve yeni ortamlar, yeni sorular ve yeni yeni sorunlar
üretecektir. Bu bağlamda da, Rum tarafının toprak, göç ve tazminat gibi eski
defterlere dayalı hesaplardan kesinlikle uzak durması gerekmektedir. Öte yandan
Rumlarla birlikte AB’ye üyeliği garanti altına alınmış Türk tarafının da,
komünal eşitlik dışında,diğer
konularda ısrarlı görünmesinin, AB çatısı altında, hiç bir anlamı yoktur. Ancak
burada bu sorunun elbette sadece Türkler ve Rumları ilgilendirmediğinin, hatta
onların da boyunu aştığının de belirtilmesi gerekiyor. Aslında herkesten ve her
şeyden önce konu AB ile ilgili. Almanları ve Fransızları bile birbirine entegre
ederken haklı bir biçimde sınırlar, topraklar, göç ve göçmenlerle savaş
tazminatları gibi konulardan uzak durmasını bilen ve bu sayede bir birlik
oluşturarak Avrupa’da tarihinin en uzun barışını sağlayan AB’ye de çok büyük
bir görev düşmektedir. Eğer Doğu Akdeniz’de gerçek bir barışın kurulmasını
istiyorsa, AB ve bir üye ülke olarak da Yunanistan’ın bu güne kadar açıkça
Rumlara destek veren tavırlarından vazgeçmeleri gerekmektedir. Kıbrıs sorunu AB
çerçevesi içerisinde mevcut entegrasyon düzeyini hedefleyen bir biçimde, bir an
önce AB müktesebatının benimsenmesi, ilke ve standartlarının uygulanması ile,
ilave olarak başkaca hiçbir şarta gerek duyulmadan çözülebilecek bir sorundur.
AB çevreleri samimiyetle bu konuyu adil ve dengeli bir biçimde çözme amacını
taşımadıkları sürece de Kıbrıs sorunun çözülmesi asla mümkün olmayacaktır.
Rumlara 16 Nisan’da üyelik antlaşması imzalattırdıktan sonra oldukça
rahatlayacak olan AB ve Yunanistan’ın bu konuyu bu çerçevede ele alma
noktasında da, zamanları henüz bitmiş değildir. Kıbrıs konusuna kendi modelleri
ile çözüm üretebilmeleri için önlerinde çok ciddi bir zaman dilimi de
mevcuttur.
Tabii ki bu arada
Türkiye’nin AB üyeliği de bu barış planın ayrılmaz bir parçası olarak
düşünülmelidir. AB’ye üye bir Türkiye ile Kıbrıslı Türklerin güvenlik endişesi
de ortadan kaldırılmış, dolayısıyla Ada’daki Türk askeri varlığı sorunu da
tartışma konusu olmaktan çıkarılmış olacaktır. Türkiye’nin üyeliği konusu
Türkiye’nin Yunanistan’la sorunlarının çözümünde de hayati öneme sahip bir konu
olsa gerektir. Bu konuda Yunan tarafının yaklaşımı elbette anahtar rol
oynayacaktır. Atina’nın Kıbrıslı Rumların AB üyesi yapılmasından sonra önünde
iki seçenek olduğu açıktır. Bunlardan birisi ve en kolayı, Rumlarla birlikte
hareket ederek Türkiye’nin AB üyeliğinin önünü kesmek. Bu yol sorunları daha da
müzmin hale getirecek bir yoldur. ıkincisi, Türkiye’nin üyeliği için çalışmak.
Bu zor bir yol gibi görünmekle birlikte, iki ülkenin de menfaatine bulundukları
bölgede sürekli bir barışın inşasını mümkün kılacak en gerçekçi proje gibi
görünmektedir. Birinci şıkkın Atina’da popüler bir yol olduğu bilinmekle
birlikte, ikinci şıkkın hepten havada kaldığı da söylenemez. Yunanistan’ın
güvenlik paranoyasından kurtulabilmesi açısından bu yolun ehemmiyetini fark
eden Yunanlıların olduğu da bilinmelidir.
Türkiye açısından
söylenmesi gereken, Ankara’nın 16 Nisan’dan sonra Kıbrıs konusu ile ilgili
atacağı adımlarda hem çok dikkatli davranması, hem de ortaya çıkan yeni durumun
farkına varıp buna uygun politika üretmesi gereğidir. Ancak bu politika, ağır
çekim hareket eden, Soğuk Savaş diplomatları ile de herhalde zor üretilir.
Soğuk Savaş diplomatları Türkiye gibi ülkelerde analiz yeteneğinden
yoksundurlar, kendileri bir öngörüde bulunmaz, asla risk alamazlar. Onlara göre
büyük güçleri takip etmek yeterlidir. Duruma göre bir açıklama yapılır. Ancak
artık uluslararası sistemin allak-bullak olduğunun, iki kutuplu dünyada
yaşamadığımızın ve hele hele kimsenin Türkiye’yi beklemediğinin farkına
varılması gerekir. Diplomasi gündelik yaklaşımlar ve laf ebeliğinden kurtarılıp
bilgiye dayalı, analiz kapasitesi yüksek, öngörü yeteneğine sahip, gerektiğinde
risk almasını becerebilen bir yapıya kavuşturulmalıdır. Ancak burada bir
hususun daha altı çizilmelidir. Nasıl olayların gelişimini sıradanmış gibi
algılamak, bekle-gör politikasına yaslanıp, bürokratik açıklamalarla konuyu
geçiştirmek çok büyük bir yanlış olacaksa, paniğe kapılmak da o kadar büyük bir
yanlış olacaktır. 16 Nisan’da kıyamet kopmayacaktır, diplomasi de
bitmeyecektir. Kabadayılık gösterilerine, birilerine nota vermeye, Kıbrıs’ı
ilhak sayılabilecek demeç ve yorumlara da gerek yoktur. Tam tersi, asıl o
tarihten sonra diplomasiye ihtiyaç olacaktır.
Hareketli, esnek ve
sorun çözebilen bir yaklaşımla hem Kıbrıslı Türklerin hem de Türkiye’nin AB
üyeliği sorununu bizatihi AB çatısı altında çözmek yönünde adımlar atılmalıdır.
Bu doğrultuda da Türkiye bir yandan AB’nin kendisine çizdiği yolda emin ve
süratli bir şekilde hareket ederken, öte yandan da Kuzey Kıbrıs’ın da AB’ye
hazırlanmasını sağlayıcı tedbirleri derhal alıp uygulamaya koymalıdır.
Türkiye’nin yaşadığı tüm sorunları belki daha büyük bir ağırlıkla yaşayan Kuzey
Kıbrıs’ın da ekonomiden demokrasi ve insan haklarına kadar AB standartlarını
tam olarak karşılayacak bir düzeye derhal çıkarılması gerekmektedir. Kuzey
Kıbrıs’ta da en az Güney’deki kadar demokratik bir sistem işletilirken, bir takım
yenilikler ve değişikliklerin de hayata geçirilmesi lazımdır.
Ancak burada ilk
bakışta ayrıntı sayılabilecek ama projenin sağlıklı işlemesi için hayati öneme
sahip bir-kaç noktanın mutlaka altını çizmek gerekir. Her şeyden önce yapılacak
değişiklikler ve yeniliklerle AB’ye üyelik konusu arasında mutlak bir
nedensellik bağı kurmaktan kaçınılması gerekir. Hele hele yapılacak işlerin AB
istediği için ya da AB’ye şirinlik olsun diye yapıldığı yollu izlenimi
doğmasına asla müsaade edilmemelidir. Bu sadece Türk kamuoyu için değil aynı
zamanda AB açısından da önemli bir konu olsa gerektir. Brüksel bastırdığı için
harekete geçen bir Ankara görüntüsü, hem Kıbrıs sorunun çözümünün, hem de AB
üyeliği konusunun sürüncemede bırakılması sonucunu doğuracaktır. Başka ülkelere
öne sürülmeyen şartları içeren tavizler vererek AB üyeliğinin elde edileceğini
düşünmek de olsa olsa tam bir saf dillik olur. Bir talepten sonra ötekini de
yerine getiren bir Türkiye’nin adaylık odasında ebediyen bekletilme gibi bir
riski vardır. Tehdit etmeden ciddi davranmak ve herkesi de ciddiyete davet
etmek gerekir. Tüm dünyanın, Kıbrıslılar da dahil tüm Türklerin çağdaşlaşmaya
devam edeceklerini ama, üyelik için de AB kapısında sonsuza dek
bekleyemeyeceklerini bilmesinde çok büyük bir fayda vardır. Bu arada masaya
konulabilecek ara formülleri ne Kıbrıslı Türklerin ne de Ankara’nın kabul
etmeyeceği de net bir şekilde ilan edilmelidir. 16 Nisan’dan sonra Türkiye’nin
üyeliği ile Kıbrıslı Türklerin durumu konusu açıkça birbirine bağlanmalıdır. Kıbrıs
sorunun çözümünün Türkiye’nin AB üyeliği konusunu da kapsadığı mutlaka
dillendirilmelidir. Bu bağlamda da geçtiğimiz Aralık ayında yapılan Kopenhag
Zirvesi döneminde bazı siyasilerin de gündeme getirdiği Türkiye’nin AB üyeliği
ile Kıbrıs sorunu arasında ayrılmaz bir bağ olduğu söylemi tekrar ve ciddiyetle
gündeme getirilmelidir.
Bugünkü noktadan
bakıldığında Kıbrıs sorunun içinde bulunduğu içsel ve dışsal faktörlerin AB
kurulurken varolan ve onu başarıya taşıyan tarihsel faktörlerden çok farklı
olduğu, dolayısıyla da AB modelinin ne gerçekçi, ne de mümkün olabilecek bir
model olmadığı iddia edilebilir. Bu, başta AB çevreleri olmak üzere Rumlar ve
Yunanlıların tavırları dikkate alındığı zaman doğru da olabilir. Ancak AB
yolunda yapılması gerekenlerin, sadece AB üyeliği hedefiyle sınırlı olmadığı,
çağdaşlaşma açısından hem Türkiye hem de Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan insanlar için
zaten yapılması gereken işlerden olduğu artık herhalde herkes tarafından kabul
gören bir görüş olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında AB yolunda yapılan
düzenlemeler asla boşa gitmeyecek demektir. Diplomasi yoluyla barışa ulaşmak da
sorunların çözümünde en masrafsız yol olmalıdır. Hele hele AB çatısı altında
Kıbrıs sorununu çözme iddiasındaki bir proje, barış söyleminin hep başkalarınca
kullanılmasına da engel olacaktır. Rumlar, Yunanlılar ve AB’liler bu projeye
hayır mı derler?.. Bırakınız bu da onların sorunu olsun. Bizim için bu noktada
önemli, Türkiye’nin ne istediğini bilmesi ve bunun gereğini yerine
getirmesidir
|