Ekselanslar,
Saygıdeğer Konuklar,
Bayanlar ve Baylar,
Öncelikle sizi Ankara'da görmekten duyduğum memnuniyeti belirtmek istiyorum.
Ankara dinamik, büyük ölçüde sanayileşmiş ve şehirleşmiş, Avrasya'nın
kalbinde yeralan, Avrupa Birliği'ne tam üye olmaya hazır bir ülkenin başkentidir.
Türkiye Cumhuriyeti büyük bir çağdaşlaşma eseri ve bir başarı hikayesidir.
Atatürk'ün hedefi Türkiye'yi modern dünyayla bütünleştirmekti. O, Türk
ulusunun her alanda en gelişmiş çağdaş standartlara ulaşmasını amaçladı.
Yeni bir yüzyıla girdiğimiz günümüzde bu bütünleşme süreci Cumhuriyetimizin
kurucusu Büyük Atatürk'ün vizyonu doğrultusunda hız kazanmış bulunmaktadır.
Helsinki Zirvesi kararları Türkiye ve Avrupa Birliği için tarihi bir
fırsat oluşturmaktadır. Sözkonusu Zirve, Türkiye'nin Avrupalılaşması açısından
olduğu kadar bölünmemiş, demokratik, müreffeh ve barış içinde bir Avrupa
idealinin gerçekleşmesi yönünde de önemli bir dönüm noktası olmuştur. Türkiye
tam üyelik için öngörülen şartları yerine getirerek mümkün olan en kısa
süre içerisinde AB'ne tam üye olacak ve böylece "uygarlıklar çatışması"nın
kaçınılmaz olduğunu iddia edenlerin bu tezlerini çürütecektir.
Türkiye'nin tam üyeliği AB içerisindeki çoğulculuğa somut bir katkı
sağlayacak ve Birliği birçok açıdan zenginleştirecektir.
AB'nin insan hakları konusundaki kriterleri ile ilgili olarak, Türkiye'de
etnik köken, din, inanç veya cinsiyet esasına dayanan hiçbir ayırım bulunmadığına
önemle işaret etmek gerekir. Türkiye, hukukun üstünlüğüne dayalı anayasal
bir demokrasidir. Bizim millet ve milliyetçilik anlayışımız ortak tarih,
kader birliği ve yurttaşlık kimliği ilkelerine dayanmaktadır. Bununla birlikte,
etnik kimlik yurttaşlık kimliğine karşıymış gibi gösterilemez ve gösterilmemelidir.
Anayasal vatanseverlik ve anayasal vatandaşlık diğer demokrasilerde olduğu
gibi bizim demokrasimizde de farklı olma hakkını teminat altına alan kilit
kavramlardır.
Biz insan hakları alanında bazı eksiklerimiz bulunduğunu inkar etmiyoruz.
Geçmiş yıllarda terörizmin Türkiye'de yol açtığı ağır kayıplar dikkate
alındığında, sözkonusu eksiklikler için mazeretler ileri sürebileceğimiz
halde bunu da yapmıyoruz.
Her şeye rağmen çağdaş demokrasilerde var olan en iyi standartlardan
faydalanmak halkımızın genel arzusudur. AB üyeliği amacıyla değil, halkımız
her zaman en iyiyi hakettiği için bu standartlara ulaşmaya kararlıyız.
Bu bağlamda da, Türkiye'nin Avrupa Birliğine tam üyelik hedefi halkımızın
ve Devletimizin arzularıyla örtüşmektedir.
Daha açık ifade etmem gerekirse, Avrupa Birliğine tam üye olmak için
kararlılıkla sarfedeceği çabalar sayesinde, Türkiye, demokratik hayat tarzının
gelişmesinde ortaya çıkan en modern ve ileri aşamaya ulaşmış olacaktır.
Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ulusal egemenlik, bağımsızlık
ve özgürlük yolunda uzun ve çileli bir çabanın sonucu gerçekleştiğini ve
böylece Türk halkının bin yıldan uzun süren tarihinde ilk defa modern bir
ulus devlete ait olmanın kıvancına ve anayasal vatandaşlığın bütün nimetlerine
kavuştuğunu bir defa daha önemle hatırlatmak gerekir.
Türk insanı bu ülkenin eşit vatandaşları olmaktan kaynaklanan haklarını
eşit olarak kullanmaktadır. Cumhuriyet, gücünü, eşitlik, vazgeçilmez temel
hak ve özgürlükler ile laiklik esası üzerine kurulu bu anayasal vatandaşlık
kavramından almaktadır.
Türkiye, düşlerde doğmuştur. Fakat, rastlantılar sonucu ortaya çıkmamıştır:
Totaliter rejimlerin dinmeyen özgürlük çağrılarının baskısına dayanamayarak
çökmesinden de görüleceği üzere, tarihin geçtiğimiz yüzyıldaki seyri Türkiye
Cumhuriyetinin kuruluş felsefesinin ve temel tercihlerinin arkasındaki
prensipleri doğrulamıştır.
Yeni bir çağın başlangıcında Türkiye, barış, güvenlik, istikrar ve aydınlık
bir hayat tarzı açısından çok daha önemli bir güç olarak ortaya çıkmaktadır.
Gerçekten de yeni yüzyılı kucaklayış şartlarımız geçtiğimiz yüzyıla girdiğimiz
dönemin şartlarıyla tam bir tezat teşkil etmektedir: Türkiye o zaman "Avrupa'nın
hasta adamı" olarak anılıyordu. Bugün ise, yeni yüzyıla yeni bir enerji,
geleceğe umut ve en yüksek çağdaş uygarlık standartlarına ulaşma kararlılığıyla
girmektedir.
Türkiye kelimenin her anlamıyla, bugün dünyayla geçmişte hiç olmadığı
kadar daha sıkı, daha güçlü bir şekilde bütünleşmiştir. Türkiye, bugün
en fazla gelişen pazarlar arasında yer almakta ve dünyanın 16. büyük ekonomisi
olarak dünyanın en dinamik ve yaratıcı girişimcilerine sahip bulunmaktadır.
İhracatımızın yüzde 90'dan fazlası dünyanın 134 ülkesi tarafından satın
alınan sanayi ürünlerinden oluşmaktadır.çoğulcu ve canlı bir demokrasiyle
yönetilen Türkiye bu vasfıyla İslam dünyasındaki yegane ülkedir.
Bu vasıflarıyla Türkiye,ikibin yılına küresel bir rol üstlenmek iddiasıyla
girmektedir.
Türkiye Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Doğu Akdeniz ve Orta Asya'ya uzanan
geniş bir bölge içerisinde en güçlü ekonomiye sahiptir. Öte yandan, Viyana'dan
Tokyo'ya uzanan alanda böylesine iyi kurulmuş ve çeşitlendirilmiş sanayiye
sahip bulunan başka bir ülke de yoktur.
Daha da önemlisi Türkiye, bu geniş coğrafyadaki en uzun süreli demokrasiye
sahiptir. Türkiye ayrıca, dünyanın yaklaşık 40 ülkesiyle iyi ve kötü günleriyle
doğrudan ve uzun bir tarihi paylaşmış da bir ülkedir.
Bu tarih bizim için yük değil büyük bir zenginliktir. Aynı zamanda hem
Avrupalı hem Asyalı olmak da çeşitli ve çok değerli zenginlikleri içeren
eşsiz bir imtiyazdır. Avrupa ve Asya'nın kendilerini artan bir şekilde
birbirlerine bağımlı, yeni gerçeklerle uyum içerisinde ve büyük bir bütünün
parçaları olarak telakki ettikleri günümüzde, Türkiye artık periferik devlet
olmayıp, bugünkü küresel gelişmelerin tam odağında ve ortasında bulunmaktadır.
Ülkemiz, Garbın ve Şarkın yeni yüzyılda insanlığın ihtiyaç duyduğu kalıcı
dönüşümleri gerçekleştirmek için buluştukları kavşaktır. Modern çağın nabız
atışlarının Güneydoğu Avrupa, Karadeniz Bölgesi, Kafkaslar, Hazar Bölgesi
ve Orta Asya'nın geniş ovalarının insanlarınca hissedebileceği yer yine
Türkiye'dir.
Globalleşme süreci insani ve ekonomik boyutlarıyla en iyi Türkiye'de
görülebilir. Ukraynalılar, Moldovalılar, Azeriler, Ruslar ve Romenler İstanbul
sokaklarında Fransız, Alman ve Hollandalılarla birbirlerine karışmışlardır.
Moskova'daki Chase Manhattan İstanbul'daki şubesine rapor vermektedir.
Nokia şirketi, diğer bazı uluslararası şirketlerin yaptığı gibi, Doğu ve
Orta Avrupa'daki merkezlerini Helsinki'den İstanbul'a transfer etmektedir.
Saygıdeğer Konuklar,
Türkiye'nin sosyal ve ekonomik varları, küresel ölçekte gelişen ilişkileri
ve Cumhuriyetin başarılarından kaynaklanan, daha iyiye ulaşmak yönündeki
iradesiyle biraraya geldiğinde geniş coğrafyasında eşine az rastlanır bir
güç kaynağı oluşturmaktadır. Türkiye, coğrafi ve jeo-stratejik konumuyla
geçen yüzyıldaki başarılarının birikimi dikkate alındığında küreselleşmenin
nimetlerinden yararlanmaya bir çok ülkeden daha hazırlıklı durumdadır.
Bununla beraber, küresel rolümüz ve potansiyellerimizden kaynaklanan
sorumlulukların da bilinci içerisindeyiz. Zenginliklerini ve tarihi birikimini
çağdaş özelliklerle birleştirmek Türkiye'nin insanlığa karşı sorumluluğudur.
Haklı gururunu yaşadığımız çağdaş kazanımlarıyla Türkiye ve Türk halkı
kendisine düşen görevi layıkıyla yerine getirme kararlılığındadır.
Özetlemek gerekirse, bireysel özgürlükleri teminat altına alabilecek
başarılı bir çağdaşlaşma modeline ihtiyaç duyan geniş ve sorunlu coğrafyamızda
demokrasi ile özgürlük ideallerine, barış ve istikrar hedefine hizmet etmeye
ve bunları savunmaya devam edeceğiz.
Şüphesiz ki, Türkiye'nin bu görevi yerine getirmesinde sadece Avrupa'nın
ve bizim bölgemizde yer alan ülkelerin değil, medeni dünyanın da çıkarı
bulunmaktadır.
Türkiye, insanlığın geleceğine ilişkin büyük beklentiler içindedir.
Türk ulusunun kendisinden beklentileri de büyüktür.
Aynı şekilde, dünyanın da Türkiye'den büyük beklentileri bulunmaktadır.
Saygıdeğer Konuklar,
Konumu itibarıyla, Türkiye çok yönlü bir dış politika izlemek zorundadır.
Bu durum, Aralık ayındaki Helsinki Zirvesi sonrası, Türkiye'nin Avrupa
Birliği'ne tam üyelik için aday statüsünün resmen açıklanmasının ardından
daha da belirgin bir nitelik kazanmıştır. Birliğin sınırları genişledikçe,
Türkiye'yi çevreleyen bölgelerde kalıcı bir istikrarın sağlanması daha
da acil bir ihtiyaç haline gelmiştir.
Balkanlar'da ve Kafkaslar'da endişelenmek için yeterli sebep bulunmaktadır.
Bosna-Hersek ve Kosova'nın çok etnili yapısı korunmalıdır.
Yüzyıllardır ilk defa Balkanlar'daki halklar Avrupa projesinin bir parçası
olma yönünde ortak bir arzuyu paylaşmaktadır. Bununla birlikte Yugoslavya
Federal Cumhuriyeti'nde demokratik mekanizmaların mevcut olmayışı bu bölgenin
bir bütün halinde Avrupa entegrasyonunun parçası haline gelmesinin önündeki
yegane engeli teşkil etmektedir.
Balkan İstikrar Paktı, Güney Doğu Avrupa'daki ülkelerin paylaşılan rüya
ve ideallerinin hayata geçirilmesi için kilit mekanizmayı teşkil etmektedir.
Bu itibarla Türkiye, Balkan İstikrar Paktı çalışmalarına etkin bir biçimde
katılmakta, coğrafi, tarihi, ekonomik, insani, kültürel ve güvenlik açılarından
sadece kendisi için değil, Avrupa için de büyük önemi haiz olan bu bölgenin
gelecekteki istikrar, refah ve güvenliğini etkileyen sorunlara çözüm getirecek
her türlü çabayı göstermektedir.
TürkiyeÕnin kendi çıkarlarını koruma ve gözetme hususundaki hassasiyeti
meşru temellere dayanmakta ve bu da bölgede daha fazla kan dökülmesini,
yeni trajedileri ve saldırgan etnik milliyetçiliğin feci neticelerini önlemek
amacıyla NATO'nun iki kez gerçekleştirdiği müdahalelere Türkiye'nin verdiği
tam ve etkin desteğin nedenini açıklamaktadır.
Benzer şekilde, Kafkaslar son dönemde büyük trajedilere sahne olmuştur.
Terörün hiçbir biçimine müsamaha gösterilmemesini ve ulusların toprak bütünlüklerine
saygıyı genel bir prensip olarak benimsemekteyiz. Ancak bölgedeki sivil
halkın yaşadığı acılar da kaygı verici boyutlara ulaşmıştır. İnsancıl yardım
çalışmalarına acil ihtiyaç duyulmaktadır. Mültecilerin ve yerlerinden edilmiş
insanların, bir an önce güvenli ve onurlu bir biçimde evlerine dönmelerini
sağlamak için gereken koşullar gecikmeden oluşturulmalıdır.
Uzun vadede, Kafkaslar'da kalıcı istikrara kavuşulmasını teminen gerekli
temellerin atılması yolunda uluslararası toplumun ivedi çaba göstermesinde
zorunluluk bulunmaktadır. Bu anlayışla, Kafkasya'da bir İstikrar Paktı
oluşturulması hususunda ilgili liderlere mektuplar gönderdim. Bu önerime
şu ana kadar aldığım tepkiler memnuniyet vericidir. Bu düşüncemizin aktif
surette takipçisi olacak ve sözkonusu tepkiler zemininde somuta dönüştürülmesi
için gereken hazırlığı yerine getireceğiz.
Gerek Balkanlar'daki gerek Kafkaslar'daki barış, istikrar ve güvenlik
Avrupa'nın bütünündeki barış, istikrar ve güvenlikten ayrı düşünülemez.
Bu çerçevede Türkiye, her iki bölge de aktif ve nazım bir rol oynamaktadır.
Türkiye-Rusya ilişkileri, uluslararası ilişkilerin yeni görünümü içerisinde,
önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye, Rusya Federasyonu'nun ikinci büyük
ticari ortağı haline gelmiştir. Bu ülkeyle işbirliğinin siyasi ve iktisadi
olarak bir gereklilik olduğunu düşünmekteyiz. Sınıraşan dev enerji ve altyapı
projeleri konusunda rekabet yerine, iki ülke arasında kurulacak işbirliği,
bölgemizi daha zengin, daha kaynaşmış, dolayısıyla daha barışçıl kılacaktır.
Türkiye, Hazar Havzası'nın doğalgaz ve petrol zenginliklerinin Batı
pazarlarına taşınması için en güvenli ve ekonomik geçiş yollarını sağlayacak
büyük bir enerji terminali olma yolundadır. Bu projeler için ortak çaba
gereklidir. Kafkaslar'da istikrarın, Türkiye ve Rusya da dahil bütün uluslar
için hayati önemi vardır. Başka yerlerde olduğu gibi bu bölgede de, terörizme
karşı hiçbir müsamahanın gösterilemeyeceği şeklindeki temel yaklaşımımızı
sergilemekteyiz. Terörizm, insan haklarının ihlali ve ona yönelik en belirgin
tehdittir. Türkiye kendisi de terörden en şiddetli biçimde muzdarip olmuş
bir ülke olarak bunun fazlasıyla idraki içindedir.
Güneyde, Orta-Doğu bölgesiyle tarihi bağları bulunan Türkiye bölge halklarının,
zengin doğal kaynaklardan ve mevcut insan gücünün potansiyelinden azami
faydayı sağlayabilmesi için kalıcı bir istikrara dayalı işbirliğinin geliştirileceği
yeni ve parlak bir dönemin açılmasının özlemi içindedir. Bu anlayış zemininde,
Orta-Doğu Barış Sürecine büyük önem atfetmekteyiz. Tabiatıyla, Orta-Doğu'da
istikrarın sağlanmasının Türkiye'ye büyük getirileri olacaktır. Orta Doğu'da
karşımızda altın ve tarihi bir fırsat durmaktadır. Barış sürecine verdiğimiz
aktif desteği sürdürmeye kararlıyız.
Saygıdeğer Konuklar,
Bayanlar Baylar,
Geçtiğimiz yıl bir çok önemli gelişme yaşandı. Geçen 17 Ağustos'ta Türk
ulusu ortak bir acı etrafında birleşti. Çok şiddetli bir deprem Türkiye'nin
en kalabalık ve yerleşme oranı en yüksek bölgesini vurdu. Felaketin boyutu,
getirdiği acıların yanısıra, dünyanın dört bir yanındaki insanlar için
yeni bir yüzyılın başlangıcında insani dayanışmayı sınama fırsatı doğurdu.
Uluslararası camia tarafından Türk halkına gösterilen kararlı destek insanlık
açısından bir gurur vesilesi olmalıdır. Yaşadığımız trajedinin bizi teselli
eden tek yönü bu örnek dayanışma olmuştur.
Acılara gömüldüğümüz bir anda, uluslararası toplum bize güçlü elini
uzatarak insanlarımızın yaşamlarını kurtardı ve onlara maddi, manevi destek
sağladı. Minnettarız.
Felaketin hemen ardından ülkeme dünyanın dört bir yanından yardım ve
destek yağdı. Özellikle komşumuz Yunanistan'ın acımızı paylaşmak hususunda
göstermiş olduğu içtenlikli davranış yüreklerimizde silinmez izler bırakmıştır.
Bu içten ve yüce davranışa, bir kaç hafta sonra ulusça büyük üzüntü duyduğumuz
başka bir deprem Atina'yı vurduğunda aynı şekilde karşılık verme fırsatı
bulduk.
Bu yakınlaşmanın ardından Türkler ve Yunanlılar olarak coğrafi konumlarımızın
da çağrısı doğrultusunda, aramızdaki daha zor sorunları sağduyulu bir davranışla
bir kenara bırakarak, temel bazı konuları görüşmeye başladık. Biz esasen
bir süredir diyalog kurulması için çağrıda bulunmaktaydık ve devam eden
süreçte şu ana kadar gelinen aşamadan memnuniyet duymaktayız. Bu süreçte
hükümetler dışı kuruluşların ve iş çevrelerinin oynadıkları rolü de memnuniyetle
karşılamaktayız. İyimser olmak için sebepler mevcuttur ve geri kalan konuların
da yakın zamanda ele alınabileceğini umuyoruz. Ancak, uzun yıllardır ortak
zeminde buluşamamış olan iki ülkeden sorunlarını kısa sürede çözmeleri
beklenmemelidir. Yine de, iki ulusun aynı kaderi paylaşmasını sağlayan
ortak çıkarlar konusunda bugün iki ülkede de daha net bir anlayışın ortaya
çıktığına inanıyorum.
Saygıdeğer Konuklar,
Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ile Soğuk Savaş sırasındaki yıllar
boyunca süregelen özel bir ilişki içerisindedir. Soğuk Savaşın bitişiyle
bu ilişki yeni nitelikler kazanarak stratejik ortaklığa dönüşmüştür. Geride
kalan yıllarda güvenlik boyutu, Türkiye-ABD ilişkilerinde egemen konumdayken,
bu ilişkiler günümüzde bölgemizdeki ekonomik ve ticari açıdan mevcut büyük
potansiyel çerçevesinde çeşitlenmiştir.
İçinde yaşadığımız küreselleşme çağında, ulusların huzuru sadece silahlı
kuvvetler vasıtasıyla sağlanmamaktadır. Özgürlükler, refah, daha yüksek
refah, daha iyi sağlık ve eğitim bu konuda giderek daha fazla önem kazanmaktadır.
Amacımız, sorumluluklarının bilincinde olan ve geleceğe ümitle bakan bireylerden
oluşmuş, aydın bir toplum yaratmaktır.
Yeni bir çağın eşiğinde, Doğu ufuklarındaki Türkiye'nin gücü onun Avrupa
ve Batı'daki yerini güçlendirmektedir. Buna karşılık Batı'da artan gücü
de, Türkiye'ye Doğu'daki potansiyeli daha iyi değerlendirme fırsatı vermektedir.
Böylece, Türkiye, Doğu ve Batı arasında kültürel, ekonomik ve siyasi iletişimi
sağlayan gerçek ve sağlam bir köprü oluşturacaktır.
Bu çerçevede, Türk dış politikası, yeni yüzyılda, tüm dünyada özgürlüklerin
korunması ve barış, güvenlik, istikrar ve refahın artırılması yolunda şekillenecektir.
Teşekkür ederim. |