|
1998 Başında Türk Dış Politikasının Görünümü Seyfi Taşhan GİRİŞ Türkiye’de 55. Hükümetin kuruluşu, dış politika konusunda da ciddi yaklaşımların ortaya konulabileceği izlenimini vermiştir. Bununla birlikte Hükümetin iktidara gelişinin ilk gününden itibaren dış politikadaki ağırlığı, sonucu önceden belli olan Lüksembourg Zirvesi’ne vermiş olması ve küçültülmüş hedefe rağmen (son sıradaki aday ülke) istediğini elde edememesi ciddi bir sıkıntı yaratırken, bunun Türk-Yunan ilişkileri, Kıbrıs gibi bölge sorunlarımıza da ciddi etkileri olmuştur. Diğer yanda, Avrupa Birliği'ni (AB) kullanarak da olsa Almanya’nın Balkan ve Kafkaslardaki nüfuzunu arttırma gayretleri, Yunanistan’ın bu bölgede resmi ve özel işbirliği projelerinde AB üyelik statüsü nden yararlanarak önderliğe soyunması, Türkiye’yi bir kenara itmeye çalışması ve içinde bulunduğumuz bölgenin diğer sorunları yanında ABD ve Rusya gibi büyük ülkelerle ilişkilerimizdeki işbirliği ve sorunlar, Türkiye’nin tepkisel politikaları aşarak önceden yönlendirilmiş, kuramsal dayanakları olan orta ve uzun vadeli politikalar izlemesi lüzumunu ortaya koyarken, en önemli sorun olarak bu tür politikalarda gerek koalisyon hükümetleri, gerekse kamuoyunda fikir birliğinin nasıl oluşturulacağını ortaya çıkarmaktadır. Bu yazıda, Türkiye’nin güvenlik ve dış politika sorunlarının Türkiye’nin güvenlik ve dış politikasındaki konumunu ele alacağız. TÜRKİYE’NİN STRATEJİK KONUMU VE SORUNLAR AB ülkelerinde ve ABD’de Soğuk Savaş sonrası dönemde ve özellikle Lüksembourg Zirvesi’nden sonra Türkiye’nin Avrupa ve ABD için stratejik öneminde bir değişiklik olup olmadığı geniş biçimde tartışılan bir konudur. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus, Türkiye’nin stratejik konumunun kimin için ve ne amaçla önemli olduğunu araştırmaktır. Bu çaba, Türkiye’nin çeşitli ülkelerin güvenlikleri ve sosyal düzenleri için algıladıkları tehdit veya tehlikeleri savuşturmakta Türkiye’nin yapıcı ve yıkıcı rolünün değerlendirilmesiyle yakından ilgilidir. Örneğin, Almanya gibi ulusal savunmasına karşı herhangi bir tehdit algılamayan bir Avrupa ülkesi için Türkiye’nin savunma stratejileri bakımından önemi ciddi ölçüde azalmıştır. Buna karşılık, sosyal düzene karşı hissedilen iltica, göç, uyuşturucu madde kaçakçılığı, terörizm gibi tehditlerde Türkiye’nin sorun çözmede veya sorun çıkarmada önemli bir ülke olarak stratejik işbirliğinin sağlanması yararlı görülebilir. Avrupa ülkelerinin, bu alanda işbirliğine girişmede çekimser oldukları Türkiye’yi, müşterek dış ve güvenlik p olitikası oluşumundan uzak tutmalarıyla belirginleşmektedir. Hala bir süper güç konumunu muhafaza eden ABD, bölgedeki stratejik çıkarları bakımından Türkiye’yi bir stratejik ortak olarak görmekteyse de Amerikan politikalarına egemen olamasa da olumsuz etkileri bulunan lobilerin faaliyeti çoğu kez Türk-Amerikan ilişkilerinde inişlere neden olabilmektedir. Buna karşılık Türkiye’de de dış politikada ideolojik miraslarını koruyan sağ ve sol çevrelerdeki yerleşmiş Amerikan husumeti zaman zaman ortaya çıkmakta ve Türk dış politikası etkilenmektedir. Batı Avrupa, Türk-İsrail askeri işbirliğini algılarken oldukça çekimser bir yaklaşım içerisine girmekte, bir yanda Avrupa ülkelerinin eleştirilerini paylaşırken, diğer yanda bölgenin savunma ve güvenlik sorumluluğunun Batı dünyası adına elinde tutan ABD’nin bu ilişkiye olumlu bakması karşısında eleştirilerinin tonunu yükseltememektedirler. Keza, aynı yaklaşım, Türkiye’nin Kuzey Irak’a zaman zaman yapmak zorunda kaldığı askeri müdahaleler için de geçerlidir. Batı Avrupa’nın bölgedeki güvenlik bakımından en yakın gördüğü tehlike, hiç şüphesiz bir muhtemel Türk-Yunan askeri çatışmasıdır. Bu konuda nasıl bir politika ve strateji geliştireceklerini bilememektedirler. Bir yanda Türkiye ve Yunanistan’ın da üye olduğu NATO’nun bölgede bir askeri çatışmaya müsaade etmeyeceği inancı sürdürülürken, diğer yanda, Yunanistan’ın AB gibi zaman içinde politik davranışlar yapabilen kuruluşlardaki yerini Türkiye'yi tahrik edecek biçimde kullanmasının bu tehlikeyi arttırdığını görmenin sıkıntısı yaşanmaktadır. Örneğin, AB, Ege’deki Türk-Yunan ihtilafında diğer konuları bir tarafa bırakarak sadece Kardak konusunda Uluslararası Adalet Divanı’na gitmeyi önerir ve Kıbrıs’taki Rum silahlanmasını gözardı edip mevcut anlaşmalara da aykırı olarak Rum yönetimini AB tam üyeliğine alma girişimlerini sürdürürken Türk-Yunan ilişkilerinin bir tarafı olarak, sorunların çözümünü zorlaştırmakta ve Türk-Yunan ilişkilerinde 19.yüzyıl diplomasisini uygulamaya çalışmaktadır. Her ne kadar zaman ve şartlar değişmiş ise de bu politikanın Yunanistan’daki Türk düşmanlığını geliştirerek onu Anadolu macerasına sürüklediğine unutmamak gerekir. Türkiye’nin bölgedeki önemini tartışırken, dikkat edilmesi gereken konulardan biri de NATO’nun genişlemesi, Rusya’nın tutumu, enerji hatları gibi konulardır. NATO’nun genişlemesi, bu teşkilatın Avrupa’da müşterek çıkarları ve istikrarı icabında askeri güç ile de koruyabilecek bir güç teşkil etmesi bakımından bir bakışta olumlu ve Avrupa Milletler camiasını koruyacak ve kollayacak bir gelişme olarak görülebilir. Bu gelişmenin olumlu yanlarına karşın, Soğuk Savaş sonrasında Avrupa’da şu veya bu şekilde kurulmuş olan dengeleri bozması ve güvenlik bakımından hem mevcut ittifakın dayanışmasının gevşe mesi hem de güvenlikten yararlanma kategorilerinin çoğalmasına neden olabilecektir. Bunun yanında AB ile NATO arasında hibrid bir teşkilat olan BAB’ın ne tam NATO’yu ne de tam AB’yi temsil edememesi, güvenlikten yararlanma bakımından yine Avrupa’da bir sınıflamaya yol açmaktadır. Diğer bir ifadeyle Avrupa ülkeleri tamamı değil, bir kısmı daha gevşek bir koruma taahhüdünü ilzam eden ancak askeri yapısı kuvvetli bir NATO’nun üyesi olabilmekte AB’ye dahil üyelerin bir bölümü daha sağlam bir ittifak olan ve askeri ihtiyaçlarını NATO’dan karşılamayı düşünen ama ileride AB’nin bir parçası haline gelmesi muhtemel BAB’ın üyeleridir. NATO’nun genişlemesi, AB’nin genişlemesiyle bir paralellik gösterdiğinden eski Varşova Paktı üyeleri olan Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, hem NATO’nun hem AB’nin hem de BAB’ın üyesi olma imkanını er geç bulacaklardır. Bu durumda, bir NATO üyesi olan Türkiye’nin BAB’ın karar mekanizmaları dışında kalan bir ortaklıkla kifayet etmesi zordur. Bu durumda Avrupa’nın Türkiye’nin güvenliğine olan esasen zayıf ilgisi büsbütün azalacaktır ve Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisindeki rolü ve yeri daralacaktır. NATO’nun genişlemesinin yarattığı bölünmelerden biri de Rusya’nın Avrupa güvenliğinde ciddi bir yer sahibi olmasının reddedilmişliği ve Rusların tepkisinin Norveç ve Türkiye gibi kanat ülkelerinin güvenlikleri bakımından doğuracağı sakıncalardır. 1949 yılından beri Rusya, NATO’yu kendisine karşı kurulmuş bir ittifak olarak algılamaktadır. NATO’nun Rusya’nın batısındaki ülkelere doğru genişleme göstermesi, Rusya’yı özellikle kanat bölgelerinde askeri gücünü arttırmaya (bundan Norveç ve Türkiye etkilenmektedir) ve eski SSCB ülkeleri üzerinde güvenlik baskısını arttırma yollarını aramaya itmektedir. AGİT çerçevesinde yapılan müzakerelerde özellikle kanat bölgeleri konusunda ABD ve Batı Avrupa ülkeleri hoşumuza gitmeyecek tavizler verebilmektedirler. Bu durum karşısında farklılaşan ve güvenlik coğrafyası içerisinde Türkiye’nin karşılıklı kuvvet dengesi sorununu, Bulgaristan ile yaptığı gibi doğrudan doğruya Rusya Federasyonu ile müzakere etmesinin belki de faydalı olabileceği düşüncesini akla getirmektedir. NATO’nun genişlemesinin doğurduğu mahsurlar, Türkiye’nin Batı Avrupa savunma sistemi olan BAB’ta ve AB’nin müşterek dış ve güvenlik politikası oluşumunda eşit bir statüde yer almasıyla bir ölçüde hafifleyebilir. Ancak, 1997 yılının başında Türk dış politikasının NATO’nun genişlemesine kabulünü şantaj kokusu taşıyan bir biçimde AB’ne tam üyelik için bir koşula bağlaması, yukarıda belirtilen ve makul sayılabilecek mül ahazalara dayanılarak BAB tam üyeliği imkanını zayıflatmıştır. Son Lüksembourg kararından sonra Türkiye’nin BAB tam üyeliği veya müşterek dış ve güvenlik politikasına eşit bir üye olarak katılması imkanı da kalmamış gibi görünmektedir. Bütün bunlara rağmen Türk hükümetinin NATO’nun ilk genişlemesi için rızasını bildirmiş olması, TBMM’nin bu konudaki antlaşma taahhüdünü tasdikte herhangi bir zorlukla karşılaşmayacağının garantisi olamaz. Bir şantaj olarak değil, fakat Avrupa güvenlik mimarisinde Türkiye’nin haklı yerini sağlamlaştırmak için TBMM, Türkiye, BAB’a tam üye olmadan NATO’nun genişlemesini onaylamamalıdır. Bu konuda ABD’den gelebilecek her türlü baskıya da direnilmelidir. Öyle görülüyor ki savaş sonrası dönemde Batı Avrupa’nın Türkiye’nin güvenlik çıkarlarına olan ilgisinin azalması ve bu çıkarları paylaşmaması sonucunda Türkiye bölgesinde yeni stratejik dengeler kurmak ve savunma yükünü bu dengelerle hafifletmek durumundadır. Rusya ile bir güvenlik diyaloğu, İsrail ile askeri işbirliği, Bulgaristan’la varılan hudut anlaşmaları Kuzey Irak’ta tesis edilen askeri hakimiyet bu konuda olumlu adımlar sayılmalı ve adımları yenileri takip etmelidir. Türkiye’nin ortasında bulunduğu Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz her an çeşitli nedenlerle yayılma eğilimi gösterebilecek silahlı çatışmalara ve karmaşalara sahne olabilmektedir. Bu çatışmalara ne Avrupa ülkeleri, ne ABD, ne de Türkiye ilgisiz kalabilir. Ortaya çıkabilecek sorunları çözmek, mevcut güvenlik kuruluşlar içerisinde veya dışarısında bu durumdan en çok etkilenecek ülkeler arasında işbirliği ve çıkar uyumlaştırılması gerekmektedir. Bu bakımdan, çevremizdeki itilafların ve bu itilafların yapacağı etkilerin bunlardan etkilenecek ülkeler arasında sürekli bir araştırma, diyalog ve işbirliği gerektirdiğini kabul etmemiz gerekir. Özellikle Ortadoğu’da din birliği ve müşterek tarihin Türklerle Arapları yakınlaştırması ve birbirine destek olmalarını sağlaması gerekirken, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından itibaren ilişkilerdeki gelişme bunun tersi yönünde olmuştur. Öncelikle, Türkiye’nin uyguladığı laik devlet sistemi, Arap kamuoyunda dinsizlik olarak görülmüş, 1916 Arap ayaklanması Türklerden bir kurtuluş savaşı kılığına sokulmuş, Hatay’ın Türkiye’ye katılması, Arap topraklarının Türkler tarafından ele geçirilmesi olarak yorumlanmış ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin demokratik sisteme geçmesi, kimi feodal kimi dikta devlet yöneticilerini ürkütmüş, Türkiye’nin İsrail ve Batı ile iyi ilişkiler içerisinde hasmane olarak tanımlanmış ve nihayet Türkiye’nin özellikle son 20 yıldır artan ekonomik ve askeri gücü çekingenliği arttırmıştır. Suriye ve Irak’la olan su sorunu, Arap milliyetçileri arasında bir Türk-Arap itilafı olarak tanımlanmakta ve keza Hatay da aynı şekilde görülmektedir. Kıbrıs meselesinde Türkiye Arap dünyasından destek görmemiş ve Filistin halkının haklı davasına Türkiye’nin verdiği destek ve yardım, Türkiye lehine bir puan olarak dahi tescil edilmemiştir. Bu yüzden Türkiye’nin geçmişteki Arap politik ası, bu ülkelerin iç işlerine karışmamak ve ikili ilişkileri mümkün ölçüde geliştirmek ve İslam Konferans’ı çerçevesinde işbirliğine yönelmek şeklinde ortaya çıkmıştır. Ancak, Türkiye’nin son yıllarda artık ulusal çıkarlarını sağlamada “acaba Araplar ne der” yaklaşımını terk ettiği görülmektedir. Esasen, 1980’lerin ortasından itibaren Türkiye’nin politikalarında ağırlığı Ortadoğu yerine Avrupa ve kuzey indeki ülkelere vermeye başladığı, bu ülkelerle ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerin artmasıyla belirginlik kazanmaktadır. AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ AB-Türkiye ilişkilerinde hakim rol oynatan etkenleri karşılıklı ekonomik çıkarlar, güvenlik çıkarları yanında güvenlik sorunları ve sosyal sorunlar olarak tanımlayabiliriz. Bütün olumsuz koşullara rağmen, AB, 1973 Katma Protokollerinde öngörülen süre içerisinde Türkiye ile Gümrük Birliği’ni kendi için bir bedel ödemeden gerçekleştirmiş bulunmaktadır. AB ülkeleri ile Türkiye arasında ekonomik ilişkilerin Türkiye’nin ekonomik büyümesi ile bağlantılı olarak büyüyeceği ve gelişeceği normlarda, yasalarda, uyumun geliştirileceği ve ekonomik bütünleşmeye doğru ciddi adımlar atılacağı, ancak bu gelişmede Avrupa’nın Türkiye’ye herhangi bir yardımının beklenmemesi gerektiği ortadadır. Güvenlik sorunlarında yakın ve orta gelecekte Batı Avrupa ülkeleri ile Türkiye’nin çıkarlarında benzeşmenin beklenmemesi yukarıda ifade edilmişti. AB ile Türkiye arasındaki ilişkilerde sorun yaratan etkenler arasında AB’nin “üyelik dayanışması” mekanizması içerisinde arzu etmese de kendini Yunanistan’ın yanında bulmasıdır. Bu dayanışma iradeden değil, Birliğin kurumsal mekanizmasından doğan ancak, çaresinin bulunması zor bir dayanışmadır. AB’deki kararlar, üyelerin konsensüsü ile alınmakta ve önemli konularda herhangi bir üye hayati çıkarını ileri sürerek veto hakkının kullanılmasına kadar varabilen itirazlarda bulunabilmektedir. Türkiye ile ilişkilerinde ekonomik çıkarlarını sağlamış bulunan diğer Avrupa ülkeleri, herhangi bir zarara uğramadan kendileri için sıfır bedelle Türkiye ile sorunlarında Yunanistan’ı desteklemekte sakınca görmemektedirler. Bu durumda Yunanistan-Türkiye ilişkilerinde bir iyileşme beklenmesi gittikçe zorlaşmaktadır, çünkü, AB’nin arkasına aldığını hisseden Yunanistan, Ege’de kıta sahanlığından başka bir sorun tanımamakta, Kardak konusunda ise, sanki Türkiye, Yunanistan’dan toprak talep ediyormuş gibi Lahey Adalet Divanı’nın yolunu göstermektedir. Artık Yunanistan için bir hava sahası, bir Fır hattı, adaların silahsızlandırılması, karasuları gibi sorunlar müzakereye değer sorunlar değildir. Kıbrıs’ta ise, Türkiye askerlerini çekmeli ve Kıbrıs Türklerini bir azınlık olarak Rumlara teslim etmelidir. AB, bütün bu Yunan yaklaşımını bildiği halde, Türkiye-AB ile ilişkilerini geliştirmek için Yunanistan ile ilişkilerini düzeltmesi ve Kıbrıs sorununu çözmesi şartını dayatabilmektedir ki bu, ya AB’nin aczinin ya da mevcut itilaflarında açıkça Yunanistan’ın yanında yer aldığının ifadesi sayılabilir. AB ile aramızdaki en önemli güvenlik sorunu, Yunan-Türk itilafı olmasına karşın, bu konuda Avrupa’nın barışa katkısının ters yönde olduğunu söylemek mümkündür. Sosyal sorunlara gelince; artık Almanya’nın kendi ülkesinde fazladan bir Türk daha görmek istemediği aşikardır. Önümüzdeki yıllarda AB’de ekonomik büyümenin kısıtlı tutulacağının göstergeleri ortadadır. Ekonomiler hızlandırılmadan, yatırımlar artmadan, AB ülkelerinde işsizlik konusunun en önemli bir sorun olmaya devam edeceği aşikardır. Öte yandan Avrupa’ya işçi olarak giden Türk nüfusu hızla statü değiştirmekte ve önemli bir kısım işçilikten işverenliğe geçmektedirler. Her ne kadar, özellikle Almanya’da bu kitlenin çifte vatandaşlığı veya AB vatandaşı statüsüne kavuşmaları bugün için mümkün değil ise de AB’de yaşayan Türk nüfusunun bazı AB ülkeleri nüfusundan fazla oluşu ve sayının da gittikçe artması ve buna ilaveten bu toplumun kazandığı güç karşısında soruna yapıcı bir çözümün bulunması için yeterli imkanların doğabileceği düşünülür. Avrupa’daki Türk nüfusunun, Avrupa vatandaşlığı statülerine kavuşmaları, Türk-AB ilişkilerindeki en önemli sosyal sorunu ortadan kaldıracaktır. Bu bağlamda 12-13 Aralık Lüksemburg Zirvesi’nde AB’nin genişlemesiyle ilgili alınan kararın serinkanlı bir değerlendirmesini yapmak gerekir. Avrupa Birliği’nin 12-13 Aralık 1997 Lüksemburg zirvesi kararlarını incelerken bazı soruların cevaplandırılması doğru olacaktır. 1-Toplantı sonunda yayınlanan deklarasyon Topluluk sözcülerinin iddia ettiği gibi Türkiye’ye AB’nin kapılarını açıyor mu; açılıyorsa uygulanabilirliği var mı ve ilişkilere bir yenilik getiriyor mu? 2-AB Deklarasyonu’nun
31.Maddesindeki ifade bir yenilik gibi görülüyor ise de, 1963 Anlaşması,
1989 Komisyon Raporu, ve 1995 Ortaklık Kararları’nda mev cut hususların
tekrarından ibarettir. Her ne kadar Türkiye’yi katılıma hazırlayacak bir
stratejiden bahsediliyorsa da; bu stratejinin unsurları olarak belirtilenlerde
fazla bir yenilik yoktur. Şöyle ki,
Ankara Anlaşması’nın sağladığı imkanların geliştirilmesi: 5 Mart 1995 tarihinde kabul edilen Ortaklık Konseyi ikinci kararın giriş bölümünde başka kelimelerle ifade edilmiştir. Gümrük Birliği’nin Yoğunlaştırılması: Gümrük birliği kararının doğal bir sonucudur ve yeni bir strateji teşkil etmemektedir. Mali Protokolün Uygulanması: 1981 Yılından beri Yunan vetosu veya AB, Avrupa Parlamentosu’nun koşulları nedeni mali protokollar yürürlüğe konulamamaktadır. Konseyin kararının mürekkebi kurumadan, iki gün sonra AB Parlamentosu, Türkiye’ye 1998 Yılında yapılması gereken mali yardımı durdurmuştur. Yasaların Yaklaştırılması ve Birlik Müktesabatının Türkiye Tarafından Kabulü:Ekonomik alanda bu Gümrük Birliği ile büyük ölçüde Türkiye tarafından kabul edilmiş ve müktesebatta, kendisine danışılmadan yapılacak değişiklikleri de kabul edeceğine dair Türkiye adeta bir boş çek vermiştir. Tek tek kararlaştırılmak üzere Türkiye’nin Doğu Avrupa için öngörülen bazı programlarıa ve kuruluşlara katılması öngörülmektedir.
3-Bu karar yukarıdaki hazırlık stratejisi ile Türkiye-AB bağlarının güçlendirilmesi için önemli koşullar bazı getirmektedir: ·Türkiye’nin başlamış olduğu siyasi ve ekonomik reformları sürdürmesi: Her ne kadar, Konsey, Türkiye’nin, diğer müracaatçı devletlerle aynı kriterlere göre değerlendirileceğini ifade ediyorsa da; bu benzerlik sadece değerlendirmede geçerlidir; zira Konsey kararında, Orta ve Doğu Avrupa Ülkeleri’ne uygulanan üyeliğe hazırlık stratejisi tamamen farklıdır. Bu ülkelerin ekonomik ve siyasi alandaki eksik ve noksanlıklarını giderecek olan “Katılım Ortaklığı” stratejisi ve cömert yardım programları Türkiye’ye uygulanacağı söylenen strateji ile bir çelişki teşkil etmektedir. ·İnsan Hakları, “azınlıklar”, Türk-Yunan İlişkileri, Adalet Divanı, Kıbrıs Sorununun Çözümü, gibi bir çoğu kabulü ve uygulaması imkansız hususlar, Konseyin Türkiye’yi AB’ye katılıma hazırlama stratejisini tamamen ortada n kaldıracak bir nitelik taşımaktadır. 4-Kaldı ki, Konsey Türkiye ile ilgili kararındaki stratejinin katılım hedefini kısıtlayan bir madde kabul etmiştir: Kararın Türkiye ile ilgili son maddesinde; Türkiye-AB arasındaki müstakbel ilişkilerin genel hatlarını tespit eden Genel İşler Konseyi’nin 24 Kasım 1997 tarihli kararını tasdik etmiş, ve komisyona bunlara uygun teklifler hazırlama talim atını vermiştir. Genel İşler Konseyi’nin bahis konusu kararında şöyle denilmektedir: “Konsey, Türkiye ile ilişkilerin geleceğine dair Komisyonun iletisini tartışmıştır. Konsey, Gümrük Birliği’nin derinleştirilmesine ve Türkiye-AB yakınlaşmasına imkan verecek yöntemler hakkında düşüncelerini bildirmek üzere daimi delegelerini görevlendirmiştir” Bu ifadeden çıkarılabilecek genel hat; AB’nin Türkiye ile (daha ziyade kendi yararına işleyen) Gümrük Birliği’ni derinleştirmek ve AB-Türkiye ilişkilerini yakınlaştırmaktan ibarettir. Bu yakınlaşmanın gerçekleştirilmesi imkansız siyasi koşullara bağlanmış olması, yakın bir gelecekte sadece “Gümrük Birliğinin Derinleştirilmesi” hedefinin gerçekçi olabileceğini göstermektedir. Ancak, Gümrük Birliği’ni kabul eden Türkiye bunu tam üyeliğe bir adım olarak görmüş ve bu yüzden mütekabiliyeti olmayan bir takım yükümlülükler kabul etmiştir. Şayet AB’nin Katılıma hazırlık stratejisi; siyasi ve farklı muamele ve vazedilen koşullar nedeni ile istenilen derinleştirilmeye imkan vermezse Gümrük Birliği’nin, Türkiye üzerindeki yüklerinin azaltılması gerekecektir. 5-Türkiye ve Kıbrıs’ın diğer üye ve aday ülkelerle birlikte “Avrupa Konferansı’na” davet edilmeleri konusuna gelince, Konsey kararına göre çok uluslu bir siyasi danışma kurumu olması istenen konferansın amacı, “katılımcıları genel olarak ilgilendiren konuları ele almak ve dış ve güvenlik politikaları, adalet ve içişleri ve müşterek ilgi alanları, özellikle ekonomik sorunlar ve bölgesel işbirliğini genişletmek ve derinleştirmek” olarak tanımlanmaktadır. Yukarıdaki hususların büyük bölümü tüm demokratik ülkeleri kapsayan Avrupa Konseyi ve AGİT gibi kuruluşlarda tartışılmaktadır. Ayrıca bu konferansın aday ülkelere inhisar etmeyecek olması ve amacındaki genellik, bu konferansın bir AB üyeliğine hazırlık konferansı niteliğini taşımayacağı sonucunu ortaya koymaktadır. Ayrıca, bir Yunanlı raportör tarafından yazıldığı izlenimini veren koşullar fıkrasını kabul etmeden sırf bu konferansa katılmak için bunu kabul etmiş görünmek, Türkiye gibi bir devlet için hem siyaset ahlakına sığmaz, hem de böyle bir kabul ileride baş ağrıtır. 1-Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde kimseye kızmadan bazı gerçekleri idrak etmemizde fayda vardır: a) Bugün, Birliğe dahil ülkelerin büyük çoğunluğu sanayileşme sürecini tamamlamış, kırsal nüfus oranını %10 ve daha az bir seviyeye indirmiş; en az kişi başına GSMH’sı 10.000 $ civarında olan kentsel uluslardan oluşmaktadır. Karşılaştıkları insan hakları ve ekonomik sorunları Türkiye’nin karşılaştıklarından farklıdır. b) Topluluk kararları, ulusların hayati çıkarlarını ilgilendirmesi halinde oy birliği gerektirir. Yunanistan, Türkiye ile ilgili olarak Bakanlar Konseyi’ne gelen kararların büyük bölümünü veto etmek hakkına sahiptir. Bu hakkını kullanmakta veya Türkiye’nin lehine alı nması düşünülen kararları da anlamsız hale getirebilmektedir. Yunanistan, diğer üyeleri kendi düşüncesini destekler nitelikte karar çıkarmaya mecbur etmek için onların istedikleri başka kararları veto etmek tehdidine başvurmaktan çekinmemektedir. Topluluk, kendi oy verme kurallarını değiştiremediği takdirde ve Türkiye Yunanistan ihtilafları sürdükçe, AB kurullarından somut olarak Türkiye lehinde karar çıkması mümkün değildir. Konseyin son kararında, evvelce olduğu üzere saptadıkları Türkiye ile yakınlaşma stratejisinin uygulanmasının, diğer unsurlar arasında “Yunanistan ve Türkiye arasında tatminkar ve iyi ilişkiler kurulmasına, ihtilafların halline, Uluslararası Adalet Durumu dahil hukuki sürece” bağlı olduğunu belirtmesi, Konseyin, Yunanistan şantajı karşısındaki aczini olduğu kadar Türkiye’nin katılmasını istemeyen diğer devletlerin bunu bir amaç olarak kullanma eğilimini göstermektedir. Şayet Türkiye’ye haksızlık yapıldığını düşünen AB üyeleri varsa, bu konudaki samimiyetlerini konsey kararını kabul etmemekle gösterebilirlerdi. Bunu yapmadıklarına göre konulan koşulların kabulünde bir çekince görmedikleri anlaşılmaktad ır. c) Almanya, Türkiye’nin AB üyesi olması halinde ülkesindeki Türk nüfusunun artacağı endişesindedir. Bu yüzden üyelik kapısı kapalı olduğu ve Almanya’y a daha fazla Türkün yerleşmesi imkanı açılmadığı takdirde Türkiye-AB ilişkilerinde yakınlaşma sağlanması ve iktisadi ve siyasi alanlarda işbirliğinin arttırılmasına taraftardır. Ancak, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan iki AB ülkesinin müşterek vasfı, her ikisinin de, etnik milliyetçiliğe dayanan Anayasal Düzene sahip olmaları ve her iki ülkede de önemli Türk Azınlığı’nın bulunmasıdır. (87 milyon nüfusa sahip Almanya’da 2 milyon, 9,5 milyon nüfuslu Yunanistan’da 125 000) d) Avrupa’daki Türk Toplulukları arasındaki bölünmeler ve o ülke kamu oylarına taşınan şikayetler, Yunan, Ermeni ve Kürt propagandaları, kentleşmekte olan Türkiye’nin sosyal sorunlarını abartılı bir şekilde Avrupa Kamuoyuna aksettirmektedir. Bu sorun ve unsurların yarattığı kötü imajın silinmesi kolay olmayacaktır. Pek çok Avrupa Ülkesi’nin AB içindeki davranışlarında ve Konsey Kararlarında bu olumsuz imajın etkisini görmek kabildir. e) AB, Federal Almanya’nın önderliğinde kurmakta olduğu birliğin ilk genişleme alanı olarak Orta ve Doğu Avrupa Ülkelerini seçmiştir. 2- Türkiye’nin yakın ilgi alanı olan Balkanlar’da, AB sadece Bulgaristan ve Romanya’yı ikinci listedeki aday ülkeler konumuna sokmuştur. Bu ülkeler çeşitli B alkan İşbirliği Forumlarında ve Karadeniz İşbirliği çerçevesi için yakın gelecekte Türk ekonomik açılımı için cazip ülkeler haline gelebilirler. Eski Yugoslav Cumhuriyetleri için AB hiç bir strateji geliştirmemiştir. Ayrıca Arnavutluk için de ciddi bir yaklaşımı yoktur. Öyle görülüyor ki AB, ancak Orta ve Doğu Avrupa ile bütünleşmesini tamamladıktan sonra Balkanlarla ve belki de Türkiye ile bütünleşme sorununu gündemine getirecektir. 3-Türkiye ile ekonomik ilişkiler, bugün için AB toplam dış ticaret hacminde ufak bir yüzde teşkil ediyorsa da, münferit önemli ülkeler bakımından bu yüzde yü kselmektedir, Türkiye’nin ekonomik büyüme potansiyeli ve hinterlandı dikkate alındığında Topluluk için artan bir ekonomik öneme sahip olacaktır. Avrupa Birliğinin uygulanamaz ve kabul edilemez şartlara bağlı Türkiye stratejisi, Türkiye-AB ilişkisinde her şeye rağmen soğukkanlı ve gerçekçi bir politika değerlendirmesi yapmanın gereğini ortaya koymuştur. Yunan faktörü, Almanya ile işçi sorunları ve Türkiye’nin imaj sorunu ortadan kaldırılmadan Türkiye-AB yakınlaşmasının rayına oturması beklenemez. Bunlar kısa vadede ve sadece Türkiye’nin gayretleri ile çözülecek sorunlar değildir. 4-Bu arada bir Avrupa ülkesi olarak, AB dışındaki bütün Avrupa kuruluşlarında yer alan Türkiye, uzun bir süre AB’ye girmeyeceğine veya giremeyeceğine göre, Avrupa Politikalarını yeniden gözden geçirmek durumundadır. Yakın zamana kadar, kendini Batı Bloku’nda sayan Türkiye’nin, Batı Bloku veya Batı Dünyası kavramının, yok olmadı ise de, büyük ölçüde değiştiğini kabul etmesi gerekecektir. Diğer bir ifade ile ABD, Avrupa çıkarlarındaki farklılaşma artmış; AB, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile bütünlenirken, Türkiye, Ukrayna ve Rusya’yı, AB’nin önemli Doğu Avrupa Komşuları statüsüne sokmuştur. 5-Bu durumda Türkiye, AB’nin içinde olmamasının getireceği avantaj eksikliğini kısmen de olsa telafi etmek için dış politikadaki ağırlık noktalarında bazı kaydırmalar yapmak ihtiyacındadır. a) Komşularımızla ve bölgede çıkarı olan büyük devletlerle ilişkilerimizde rekabet ve işbirliğini nasıl bir arada yürütebileceğimizi keşfetmek zorundayız. b) AB dışındaki ve yanındaki kuruluşlarda siyaset ve güvenlik konularındaki faaliyetimizi ve rolümüzü arttırmak zorundayız. (AGİT, AK, BAB, NATO vs.) c) Münferit Avrupa ülkeleri ile ilişkileri geliştirirken, AB’de geçmiş yıllarda elde ettiğimiz “acquis”yi korumakta ısrarlı olmalıyız. d) Türkiye bugün değişmiş olan coğrafi, ekonomik, siyasi ve sosyal koşullar bakımdan Avrupa’nın, Eski Sovyet Dünyası’nın, Orta Doğu’nun ve Akdeniz’in marjinlerinde kalmış olan bir ülke konumundadır. Bu konumdaki ülkeler, ekonomik siyasi ve sosyal zafiyet içinde olurlarsa, dışarıdan gelen ve ülke çıkarlarını sarsan nüfus unsurlarından zarar görürler; ancak bu alanlarda güçlü olmak, kendi nüfusunu etrafına ve hatta uzaklara yaymak imkanını verecektir. TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİ İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden itibaren, dünyada değişen dengeler içerisinde global güç olma statüsünü kaybetmeye başlamış olan İngiltere ve Fransa’dan bu rolü devralan ABD ile Türkiye’nin ilişkileri, karşılıklı güvenlik çı karlarına dayanan bir ortaklık ve 1950’den sonra NATO çerçevesi içerisinde bir ittifak niteliğini almıştır. Soğuk Savaş’ın ilk 20 yılında Türkiye-ABD ilişkileri büyük ölçüde karşılıklı güvene dayanan sağlam bir ittifak görüntüsü vermiştir. Türkiye, ABD ile ittifakında önemli askeri ve ekonomik yardım almıştır. Bu dönem içerisinde ABD’deki Rum ve Yunan lobilerinin Türkiye’ye karşı çıkmadıkları ve hatta Türkiye ile beraber gözükmek için özel çaba harcadıklarını görüyoruz. Doğu-Batı ilişkilerindeki yumuşama ve Kıbrıs sorunu ile başlayan Türk-Yunan itilafı ABD’deki Rum lobisini Türkiye’ye karşı aktif hale getirmiş, bunun sonucu olarak da Türk-Amerikan ilişkilerinde zaman zaman gerilimli anlar yaşanmıştır. Bu gerilimleri kısaca, 1964 yılında Başkan Johnson’un Başbakan İnönü’ye gönderdiği mektupla Kıbrıs’a bir Türk müdahalesini önlemeye çalışması, 1971-73 yıllarındaki afyon ekimi krizi, 1975 yılında yürürlüğe giren silah ambargosu ve üslerin kapanması sayılabilir. Zaman zaman ABD Ermenilerin Türkiye’yi soykırım suçlusu ilan etmek için Kongre’de sarfettikleri çaba iki ülke ilişkilerinde ciddi bunalımlara yol açmıştır. ABD’de Türkiye’nin değerlendirilmesinde en tutarlı davranan kurum, ABD’nin güvenlik çıkarlarını en önde tutan savunma camiası, tutarlı olagelmiş, buna karşılık, lobi faaliyetlerinden en fazla etkilenen Kongre’de zaman zaman ciddi krizler yaşanmıştır. Cumhurbaşkanları ise bir yanda lobilerin etkisi, diğer yanda Amerikan ulusal çıkarları arasında dengeler kurmaya çalışmış ve bu sayede bunalımlar teker teker atlatılmıştır. Buna karşılık, Türkiye’de algılanan güvenlik tehditlerinin bir bölümü ABD ile paylaşıldığından sağlıklı bir askeri işbirliği kurulması için zemin oluşmuş ve çıkarların uyuşmadığı alanlarda ise bir ölçüde karşılıklı görüşlere saygı duyulabilmiştir. Bugün Avrupa’da olduğu gibi pek çok Türk siyasi çevrelerinde ABD’nin müdahaleci global politikaları tepki uyandırmış ve zaman zaman bu politikalarından etkilenen ülke konumunda olduğu için Türk kamuoyunda Amerikan aleyhtarı tepkiler oluşabilmiştir. Ancak, bu tepkiler iktidara gelen çeşitli partilerin Türkiye’nin ABD ile olan ittifakına olumlu bakmalarını değiştirmemiştir. Türk-Amerikan ilişkilerini değerlendirirken, Türkiye’nin ilgilendiği bölgeler bakımından ABD’nin Batı Avrupa, Orta ve Doğu Avrupa, Rusya, Kafkaslar, Akdeniz ve Ortadoğu’daki rol ve politikalarının kamuoyumuzca iyice değerlendirilmesi gerekir. Tabiatıyla, bu değerlendirme yapıldığı taktirde birçok alanda Türkiye ve ABD çıkarlarının çakıştığı ve bazılarında da çatıştığını görmek mümkündür. Örneğin ABD, Batı Avrupa’da bir savunma ve güvenlik teşkilatının oluşmasına olumlu bakarken, bu teşkilatın ABD’nin lideri olduğu NATO çerçevesinde hareket etmesi de Avrupa dışı bölgelerde ABD’nin girişeceği eylemlerde kendisine destek vermesi gerekeceği düşüncesindedir. Buna karşılık, ABD, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ne katılırken NATO’ya da katılmalarını teşvik ederek, onların bir Almanya-Avrupa hegemonyasına düşmelerini çeşitli programlarla önlemeye çalışmaktadır. ABD, bir yanda Rusya Federasyonu’nun kapitalist ekonomiye ve demokrasiye dönüşünü desteklerken, diğer yanda askeri gücünü zayıflatması, nükleer silahlarını azaltması karşı lığında uluslararası alanda onu bir ortak olarak tutma ve onurlandırma politikalarını Soğuk Savaş dönemi sonrasında sürdürmeye çalışmıştır. Ancak, Rusya içindeki siyasi dönüşüm, ABD’nin bu politikayı sürdürebilmesini zorlaştırmıştır. Belki bu yüzden ABD, Orta Asya ve Kafkaslardaki büyük fosil yakıt kaynaklarını tamamen Rusya’nın gözetim ve kullanımına terketmek istememektedir. Bu konuda Türkiye-ABD yaklaşımları önemli bir benzerlik göstermektedir. Bununla birlikte, bugün dünyada mevcut olan petrol kaynaklarının daha 25-30 yıl süreyle yeterli olması Kafkasya ve Orta Asya kaynaklarının acilen devreye girmesine, tüketiciler bakımından gerekli kılmamaktadır. Bu yüzden, ABD’nin Rusya ile ilişkilerinde petrol konusunu bir odak noktası haline getirmesi beklenmemelidir. Bununla beraber, Rusya’nın Ortadoğu ve Körfez politikaları ABD’yi rahatsız etmeye başlamıştır. Rusya’nın, bu politikalarında bazı AB ülkeleriyle dayanışma içerisinde olması, ABD’nin global bir güç olarak etkisini azaltmaktadır. BALKANLAR Etnik unsurları birbirine karışmış, aralarında kin ve husumetin zaman zaman patlama noktalarına gelmiş olan Balkanlar, Türk dış politikasının en önemli sorun ve fırsat kaynağı bir bölgedir. Genel olarak baktığımızda, bölgenin Türkiye için önemi, şu unsurlardan oluşur: Doğu, Orta ve Batı Avrupa ile Türkiye arasındaki geçit konumu; Osmanlı mirası diyebileceğimiz müşterek kültür değerleri ve hala Türkiye’ye bakmakta olan Türk ve müslüman unsurlar ve bölgenin ekonomik potansiyeli; genel değerlendirmede Balkanların transit yolu niteliği, Orta ve Batı Avrupa’da yaşayan 3.5 milyon civarındaki Türk nüfusunun temel geçiş yolu olduğu iç in özel önem taşımaktadır. Osmanlı döneminde Türkiye’deki reform hareketlerinin geçiş yolu, Balkanlar olmuştur. Türkiye’nin doğalgazı Balkanlardan geçerek ülkemize ulaşmaktadır. Demir yolları ve karayolları ile ticaret akışımız Avrupa’ya Balkanlar üzerindendir. Balkanlardaki Osmanlı mirası, artı ve eksileriyle aramızda vazgeçilemez bir bağ oluşturmaktadır. Halen, 9.2 milyon nüfusa sahip Bulgaristan’ın nüfusunun %15’i “evlad-ı fatihan” dediğimiz Türk unsurlardan oluşmaktadır. Makedonya’da 70 bin, Kosova’da bir o kadar Türk vatandaşı çeşitli baskılara direnerek, vatanlarındaki yerlerini korumaya çalışmaktadırlar. Keza Yunanistan’da 130 bin civarındaki Türk unsuru da aynı müc adeleyi vermektedir. Bosna, Arnavutluk ve Bulgaristan’daki Türk olmayan müslüman unsurlar da bir bakıma kendilerini hala Türkiye’ye bağlı ve akraba olarak hissetmektedirler. Osmanlı döneminin kültür mirası, uzun asırlar içerisinde beraber yaşamanın getirdiği benzer davranış modelleri ve kültür değerlerinden oluşmaktadır. Balkanların tarihi, İstanbul’daki Osmanlı arşivlerinde yatmaktadır. Ekonomik bakımdan Balkan ülkelerindeki istikrarsızlık Türkiye’nin bu bölgeye yeterince önem vermesine ve ticari bağlar kurmasını ciddi olarak engellemektedir. Bununla beraber, Romanya’da küçük ve orta boy Türk işletmeleri, dinamik bir tablo oluşturmaktadır. Bulgaristan’da ise Türk toplumu bir nevi ekonomik köprü oluşturmaya başlamıştır. Eski Yugoslav ülkeleri, savaş yorgunu olduklarından daha henüz kendilerini ciddi bir ticaret ortağı olmaktan alıkoymaktadır. Balkanlardan bahsederken, bölgenin hangi devletlerden oluştuğu önem kazanmaktadır. Zira, Balkan tabirini bölgedeki ülkeler pek sevmemektedirler. Literatürde Balkan kelimesinin yerine tedricen Güneydoğu Avrupa terimi yerleşmektedir. Buna rağmen, Slovenya, Hırvatistan gibi Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun parçası olan devletler, kendil erini Orta Avrupa kategorisine koymamaktadırlar. AB’ne katılım ihtimali ve yolu Balkan ülkelerinin kalkınmalarına, demokratikleşmelerine ve bölge barışı için olumlu katkıda bulunabilecek bir etkendir. Ancak, Güneydoğu Avrupa’da, halen üye olan Yunanistan dışında sadece Romanya ve Bulgaristan’a ikinci gelişme kademesinde yer alma vaadi yapılmış, buna karşılık, Slovenya hariç, eski Yugoslav Cumhuriyetleri ile Arnavutluğa herhangi bir ışık yakılmamıştır. Romanya ve Bulgaristan’ın içerisinde bulunduğu kategorideki devletlerin AB’ne katılmaları da pek yakın bir geleceğin olgusu sayılmamalıdır. AB, Balkanlarda genel olarak barış ve istikrara katkıda bulunabilmek amacı ile işbirliği modelini oluşturmak amacıyla, Rayemaund sürecini başlatmıştır. Ancak, AB adına, bu sürecin koordinatörlüğüne bir Yunanlının getirilmiş olması, süre cin başarı değilse de AB’nin Balkan işbirliğini hangi kanalla yürütmek istediği hakkında bir fikir verebilir. Buna karşılık, ABD, AGİT çerçevesi içerisinde Güneydoğu Avrupa ülkelerini içerisine alan ve sadece ekonomik işbirliği niteliği taşıyan bir SECI süreci başlatmıştır. Bunlara ilaveten, Balkan ülkeleri, Balkanlar Konferansı serisi devam etmektedir. Bu arada, Yunanistan’ın hem Avrupa üyesi hem bir Balkan devleti olarak, Balkanlarda aktif bir rol oynamaya çalıştığı ve Türkiye’nin bölgede artan nüfuzunu azaltmaya uğraştığı açıkça görülmektedir. Münferit Balkan ülkeleriyle ilişkilerimize gelince, bu ilişkilerin Yunanistan hariç oldukça iyi düzeyde olduğunu söylemek mümkündür. Bununla beraber, bu ilişkilerin karşılıklı olarak geliştirilmesi hem Türkiye’nin Balkanlardaki çıkarlarının korunması hem de bu ülkelerin ekonomik gelişmeleri bakımından olumlu sonuçlar verebilir. Ülkemizde Balkan meselelerinin analizi yapılırken bir Ortodoks birliği, bir Slav bir liği ya da dayanışması gibi kavramlar üzerinde durulmaktadır. Hiç şüphe yok ki özellikle Doğu kiliseleri, milliyetçi akımlar üzerinde ciddi etkiler yapmaktadır. Bugün, Yunanistan milliyetçiğinin bayraktarlığını Ortodoks kilisesi yapmaktadır. Ancak, diğer Balkan ülkelerinde 50 yıllık komünist yönetimi sırasında kilise ve dini uygulamalar büyük baskılar altına alınmış ve kiliseler milliyetçilik yerine kendi varlıklarını koruma çabasına düşmüşlerdir. Ayrıca, Yunan, Bulgar, Sırp ve Rus kiliselerinin “Auto-sefal” ayrı başlı olduğu ve hatta aralarında rekabet bulunduğu bilinmektedir. Slav birliği kavramına gelince, bunun 19.yüzyılda Ruslar tarafından Balkanlarda egemenlik kurmak için ortaya atılan ideolojik bir araç olduğu bilinmektedir. Artık Bulgaristan ve Balkanların diğer, diğer Slav unsurları kendi geleceklerini bir Slav birliğinde değil, AB’inde görmektedirler. Ancak, bu iki akımın çağımızda etkinliğini yitirmekte olması, Balkanlardaki Türk ve müslüman aleyhtarı çeşitli milliyetçi akımların zayıfladığı ve ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Geçtiğimiz yıllarda Bosna olayları bu duyguların ne kadar güçlü olduğunun delillerini vermiştir. Halen Makedonya ve Kosova’da yaşayan Türkler, Sırp ve Arnavut milliyetçiliği arasında sıkışıp kalmışlardır. Yunanistan’da Türk azınlığının içinde bulunduğu koşulları bir medeni Avrupa ülkesinin koşullarıyla kıyaslamak mümkün değildir (oradaki Türkler’e de eşit muame le yapılmamasına rağmen). Bulgaristan’da son yıllarda Türk toplumuna değer verilir gibi görünse dahi, özellikle eğitim bakımından ciddi sıkıntılar devam etmektedir. Türk kamuoyunu ciddi suretle düşündüren Balkanlarla ilgili konulardan biri mevcut şartlar altında Balkan ülkelerindeki Türklerin ve akraba sayılabilecek kavimlerin, mevcut milliyetçi akımlar karşısında geleceklerdir. Bunun için çeşitli Balkan ülkelerindeki durumu ayrı ayrı ele almak gerekir. Bulgaristan’daki Türkler ve kendilerini Türk sayan Pomak ve Romanların sayısı oldukça yüksektir. Bu nüfusun, Bulgaristan topla m nüfusu içerisindeki payı, göçlere rağmen artmaktadır. Birkaç yıl içerisinde Bulgaristan’ın nüfusu 9 milyonun altına düşecek, Türk ve müslüman nüfusu ise Bulgar nüfusunun %20’sine yaklaşacaktır. Bu safhada etnik milliyetçi Balkan ülkelerinin, kendi ülkelerindeki ister Türk kökenli, ister başka kökenli olsun, tüm müslümanlara Türkiye’nin bir uzantısı olarak bakmaları ve kendi milliyetçilikleri, Osmanlı dönemindeki Türk düşmanlığına d ayandığı için de ülkelerindeki müslümanları eşit görmek yerine bunları ya asimile etmeye ya da sindirerek göçe zorlama eğilimi içerisine girmektedirler. Buna karşılık, Türk ve müslüman unsurlar da tepkisel olarak gittikçe artan ölçüde kendilerini Türkiye ile birlikte tanımlayarak bazen aşırı milliyetçilik, bazen de islamcılık etkisinde kalabilmektedirler. İşte bu gerginlik Türkiye’nin Balkanlarda geliştirmek istediği işbirliği politikalarını olumsuz olarak etkilemektedir. Örneğin, Türk nüfusunun çok az bulunduğu Romanya ile Türkiye yakın bir ekonomik ilişkiler süreci geliştirebileceği halde, diğer Balkan ülkelerinde oluşamamaktadır. Ancak, son yıllarda, Balkan ülkelerinin Avrupa Birliği’ne yönelmeleri, onların insan haklarına dayalı, Avrupa sosyal normlarını kabul etmeleri yönünde olumlu sonuç lar vermeye başlamıştır. Lakin, bu ülkelerin AB’ne üye olmaları halinde dahi, Türk ve müslüman unsurların istenilen ölçüde eşit yaşama hakkına kavuşmalarının ne kadar zor olacağı Yuna nistan’daki Türklerin süregelen sıkıntılarından bellidir. O halde, Balkanlarda barışın hakim olması için Türk ve müslüman unsurlarla diğer etnik unsurların arasında birarada yaşamak koşullarını belirlemesi ve buna tüm Balkan ülkelerinin uymaları gerekir. Bu koşullarda neler olabilir? Birincisi, etnik milliyetçilik duygusunun azaltılmasıdır. Demokratik ve insan haklarına saygılı rejimler kuruldukça, Balkan ülkeleri, Avrupa kuruluşları içerisinde yer almaktadırlar. Her ne kadar mevcut Avrupa anlaşmaları bireysel hakları yasal ve manevi bakımdan koruma altına alıyorsa da azınlık teriminin tanımlanması ve dolayısıyla azınlık haklarının uygulanması, devletlerin kendi inisiyatifine bırakılmalıdır. Bu durumda Bulgaristan’da veya Yunanistan’da milli azınlık olmadığını sadece dini farklılıklar bulunduğunu iddia etmek, tarihsel oluşuma ve mevcut sosyo-kültürel koşullara ters düşme ktedir. O halde, birinci koşul, Avrupa normlarının şekli olarak kabulü değil, bunların özümsenmesi ve toplumsal hayata aksettirilmesidir. İkinci kabul edilmesi gereken husus, bu ülkelerdeki Türk ve müslüman nüfusun, bölgenin yerleşmiş insanları olduğunun kabulü ve bunları doğrudan veya vasıtalı yollarla göçe zorlamanın, Balkan barışına hizmet etmeyeceğinin anlaşılmasıdır. Üçüncü koşul, Türkiye’nin Osmanlı Devletinin ne bir uzantısı, ne de islam aleminin yeni bir fatihi olmadığının, Balkan ülkelerinin yüreklerine sinmesidir. Şurası kabul edilmelidir ki, insan hakları artık sadece ulusların içişleri değil, tüm toplumların iç işidir. Bu itibarla, Türkiye’nin Balkanlardaki Türk soydaşlarının ve akraba sayılan müslümanların insan haklarını savunması, çağdaş uluslararası hukukun verdiği ve aynı zamanda doğal olan bir haktır. Bu hakkın kullanımı dolayısıyla Türkiye, hiçbir zaman saldırganlık sıfatını vermez. Buna karşılık, Türkiye’nin de Balkan ülkelerine yaklaşımında gerçeklere dayansın dayanmas ın, bu ülkelerin duyarlı olduğu konulara dikkat göstermesi gerekir. Gerçekten, ızdırap içinde olan veya aile birleşmeleri nedeniyle Türkiye’ye göç etmek zorunda hissedenlerin belirli bir program dahilinde Türkiye’ye göç etmele rine imkan verecek bir sistemin geliştirilmesi gerekebilir. Bu bağlamda, ikinci olarak, özellikle göçmen kuruluşları tarafından yürütülen, bir gün Türkiye tekrar Balkanlara dönecektir şeklindeki propagandaların duygusal bir ifadeden başka bir anlam taşımadığının sık sık yetkililerce vurgulanması gerekir. Yine aynı şekilde, Balkanlardaki Türk, müslüman unsurların bir bölümünün tecrid edilmişlikten doğan bir tepki ile “Türkiye bir gün buralara dönecektir” şeklindeki siyasi akım ve kampanyaları desteklememeleri doğru olacaktır. YUNANİSTAN - KIBRIS Balkanlar konusunda herhangi bir değerlendirme, Yunanistan’a ve Türk-Yunan ilişkilerine ve dolayısıyla Kıbrıs sorununa önemli bir yer ayırmalıdır. Türk-Yunan ilişkileri konusunda, Türk ve dünya basınında doğru yanlış pek çok yorumlar yapılmış ve karşılıklı fesat teorileri üretilmiştir. Ortada aşikar olan bir husus, 1959-60 Kıbrıs antlaşmalarından ve 1964 bunalımında Türkiye’nin Kıbrıs’a bir müdahale olasılığının gerçekçi bir şekilde ortaya çıkmasından sonra, tarihi Türk-Yunan çekişmesinde güç dengesinin Türkiye lehine bozulmuş olduğu ve 1974 Kıbrıs müdahalesinden sonra ise, bu bozulan denge karşısında Yunanistan’ın kendi başına Türk gücünü dengelemesinin imkansız olduğu anlaşılmıştır. Bu denge değişimini bir Türk tehdidi olarak kabul eden Yunan politikacıları, bu dengeyi yeniden tesis edebilmek için, hızlı bir silahlanmaya girmişler ve kendilerini acındırarak AB’ye katılmışlar ve ABD’deki lobilerini Türkiye’ye karşı etkin bir şekilde kullanabilmişlerdir. Arkalarına aldığı Batı Avrupa ve Amerikan desteğine güvenerek, Ege’de anlaşmalara aykırı olarak, adaların silahlanması, FIR Hattı, karasuları, hava sahası, mülkiyetsiz kayalık lara sahip çıkma gibi eylemlerle kendilerini fiilen de olsa, Ege’nin tam hükümdarı haline getirmişler, AB ile Türkiye ilişkilerini bozmak için pervasızca çalışmışlar ve Amerikan Kongresi’nin kararları üzerinde belirli ölçüde etkili olabilmişlerdir. Bu davranış, AB’nin son Lüksembourg kararlarında da etkili olmuştur. Türk-Yunan ilişkileri nasıl düzeltilebilir ve düzelmeli midir. Bu konuda iki tarafın yapabilecekleri nelerdir? AB ülkeleri ve ABD, Türk-Yunan meselelerine paradoksal bir biçimde yaklaşmaktadırlar. Bir yanda Türk-Yunan ilişkilerinin düzelmesi gereğini vurgularken, diğer yanda, bu ilişkileri daha karmaşık, daha hasmane bir şekle sokacak girişimler de bulunmaktadırlar. Bu ülkeler aslında istiklal savaşından bu yana Türkiye ve Yunanistan ile ilişkilerinde Yunanistan’a duydukları tarihi sempatiye rağmen eşit mesafeli veya eşit yakınlıkta bir ilişki düzeni sürdürebilmişlerdir. 1964’de Kıbrıs konusunda Johnson’un o zamanki başbakan İnönü’ye gönderdiği bir mektupla bu ilişkiler bir nebze ABD tarafından bozulmuş ve 1974 Kıbrıs müdahalesinden sonra Avrupa ülkelerinde Türkiye’ye karşı Yunanistan’ı korumak amacıyla, bu ülkeyle bağlarını güçlendirmiş ve 1980 yılında tam üye yaparken, 1981 yılından itibaren de AB, Türkiye ile ilişkilerini dondurma kararını almıştır. O tarihten itibaren Yunanistan’ın Avrupa bağları gelişmiş ve AB-Türkiye ilişkilerinin düzelmesi son Lüksembourg Konferansı’nda doğrudan doğruya Yunanistan ve Kıbrıs meselesine bağlanmıştır. Bu kararı Yunanistan bir zafer olarak kutlamış, ancak Türkiye’nin artık Kıbrıs ve Yunanistan gibi siyasi konuları AB ile hiçbir şekilde müzakere etmeme kararı alması, Yunanistan’ın bu kuruluşu Türkiye üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanması imkan ını büyük ölçüde daraltmıştır. Her ne kadar Türkiye’nin Şubat ayı başlarında Yunanistan’a yaptığı diyalog ve çözüm çağrısı, Atina tarafından soğuk olarak karşılanmış ise de Yunanistan sonsuza dek Türkiye korkusu içerisinde yaşayamayacağından er geç Ege sorunlarını şu veya bu şekilde gerçekten çözmek yolunu arayacaktır. Şimdiye kadar Türkiye ile ilişkilerindeki sorunların Yunanistan tarafından bir avantaj olarak kullanılması sonsuza dek devam edemez. Şimdiye kadar Yunanistan’ı muhayyel de olsa bir Türk tehdidi karşısında koruma güdüsü ile hareket eden Avrupa devletleri de bir noktadan itibaren daha gerçekçi davrana rak Türkiye ile daha dengeli bir ilişki düzeni içerisine girme gereğini hissedeceklerdir. Türkiye, AB ile siyasi diyalogu kesmekle AB tarafından Yunan tezlerine verilen desteğin bir bedeli olmadığı görüş ve yaklaşımının uzun süre devam etmeyeceği konusunda ilk işareti almış bulunmaktadırlar. Yunan tez ve davalarına verilecek olan desteğin devamının hiç şüphe yok, önümüzdeki yıllarda Türk-AB ilişkileri bakımından sadece siyasi diyalogun kesilmesinden öte bedelleri de olacaktır. Bu yaklaşım sürüp sürmeyeceğinin en önemli mihenk taşı, Kıbrıs’ın AB’ne katılım için Mart sonunda başlayacak olan müzakereler ve bu müzakereler tekaddüm eden günlerde adada bir çözüm bulma yolundaki çabalarda kendini gösterecektir. Güney Kıbrıs Rum yönetiminin AB’ne katılmasının sonucunun adada 1950’li yıllarda Türk tezi olan “taksim” çözümünün geçerlilik kazanmasına yol açacağı artık aşikardır. Taksimden sonra Kuzey Kıbrıs’ın geleceğinin ne olacağı ise bu ülke halkı ile Türkiye arasında müştereken tayin edilecektir. Batı Avrupa ülkelerinde özellikle Kuzey Kıbrıs’taki gençler ve muhalefet arasında yapılan yoğun propaganda ile Türkiye’ye bağlı bölünmüş bir Kıbrıs’ta yaşamaktansa Rum Kıbrıs devleti içerisinde azınlığa yakın bir statüde yaşamanın daha iyi olacağı fikri yayılmakta ve bu propagandayı desteklemek için Kuzey ve Güney Kıbrıs’taki hayat standardı farkı ve AB vatandaşlığının getireceği seyahat ve yerleşim imkanlarının cazibesi anlatılmaktadır. Diğer bir ifadeyle, Kıbrıs’lı Türkler, Rum idaresinden memnun olmazlarsa, Avrupa’ya göç edebilecekler izlenimi verilmektedir. Acaba bu vaad doğru mudur? Bunun için en yakın örnek olarak Batı Trakya’da yaşayan Türklerin konumuna bakmak gerekir. Yunanistan’ın ortalama kiş i başına düşen GSMH’sı $8000 civarında olduğu halde, Batı Trakya Türklerine düşen GSMH ancak $1000 civarındadır. İkincisi, Yunan yasaları ve uygulamaları, bu azınlığın kültürel ve din i haklarına ciddi kısıtlamalar getirmekte ve Yunan vatandaşlık kanunu ise bir süre Yunanistan’dan uzaklaşan ve Rum olmayan kimselerin vatandaşlıklarını kaybetmelerine cevaz vermektedir. Bu, Avrupa konseyi ve AB üyesi olan Yunanistan’ın rahatlıkla uygulayabildiği bir azınlık politikasından Kıbrıs Rumlarının geçmişteki uygulamalarına da bakınca, Türklerin, Türkiye’nin güvencesi ve yakın desteği olmadan Rumlarla AB içerisinde dahi olsa nasıl bir arada yaşayabileceklerini kestirmek zordur. AB’ni Kıbrıs Rum yönetiminin tam üye olarak kayıtsız şartsız AB’ne almaları halinde, AB ile Türkiye arasında siyasi diyalogun yeniden başlaması ihtimalinin Türkiye ve önemli Batı Avrupa ülkeleri istes e de istemese de ortadan kalkacağını, bu münasebetle kaydetmek gerekir. AKDENİZ Akdeniz’in en büyük ülkelerinden biri olan Türkiye’nin çeşitli, uluslararası kuruluşların Akdeniz’de yürütmek istedikleri güvenlik, istikrar ve ekonomik programlarda son derece özel ve etkin bir yeri olduğu gibi Türkiye’nin bu programlarla yetinmeyip kendi çıkarlarını daha fazla koruyan bir ikili ve çok yönlü eylem programı uygulaması düşünülmelidir. AB’nin başlattığı MEDA programı, Türkiye’yi Akdeniz’de ki Arap ülkeleriyle aynı kefeye koyarken, Avrupa Parlamentosu’nun ve Avrupa Konseyi’nin aldığı kararlarla Türkiye, MEDA programı içerisinde gerçek bir ortak değil, cezalandırılan bir devlet konumuna indirgenmekte ve Ortadoğu’da terörizmin beşiği olan Suriye’ye ekonomik yardım yapılır ve bu ilke ile serbest ticaret anlaşması müzakereleri düşünülürken, MEDA programı için Türkiye için öngörülen yardımlar durdurulabilmektedir. AB ile ilişkilerimizle ilişkili olarak Türkiye’nin AB’nin tercihli gümrük tarifeleri uyguladığı ve serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkelere 2001 yılından itibaren aynı tercihleri uygulama yükümlülüğünü kabul etmiştir. Ancak, AB’ne tan ıdıkları özel imkanları Türkiye’ye tanımak istemeyen pek çok Akdeniz ülkesi, Türkiye ile serbest ticaret anlaşmaları imzalamaktan kaçınmaktadırlar. Türkiye, bugüne kadar sadece İsrail ile bir serbest ticaret anlaşması imzalayabilmiş, Doğu Avrupa ülkelerinin aksine bu bölgedeki ülkelerle bir gelişme olmamıştır. AB, Akdeniz Programı içerisinde Akdeniz’de bir istikrar paktına yol açabilecek bir güvenlik diyalogu sürdürme arzusundadır. Ancak, burada, bir NATO üyesi olan ve BAB ile ortaklık tesis etmiş bulunan Türkiye’nin konumu, AB’ye üye olmayan diğer Akdeniz ülkeleriyle ciddi bir farklılık göstermektedir. Mevcut ittifaklar ve Türkiye’nin Avrupa savunma camiasındaki yeri gereği, AB’nin Akdeniz diyalogunda Türkiye’nin masadaki sandalyesi Avrupa tarafında olması gerekir. AB, yakın zamana kadar Akdeniz güvenlik diyalogunu Türkiye’nin bir ortak üye olarak da katılsa, BAB çerçevesi içerisinde yürütürken, bu kuruluş devreden çıkarılarak AB dış v e güvenlik politikası çerçevesi içerisine alınmıştır. Aslında, AB’nin Akdeniz’de güvenlik olarak bahsettiği hususlar, göçler, kaçakçılık, terörizm gibi hususlardır. Bu konular esasında Türkiye’yi de yakından ilgilendiren konulardır, ancak bu bölgenin sorunlarının çözümünde ağırlığın Akdeniz’e sahildar olan ülkelere düşmesi gerekirken, bu bölgeyle ilişkileri, sahillerine turizm için yaptıkları seyahatten başka bir şey olmayan Orta ve Kuzey Avrupa ülkelerinin en az sahildar ülkeler kadar söz sahibi oldukları bir ortamda ele alınması çözümlere değil, çözümsüzlüklere katkıda bulunmaktadırlar. Türkiye, AGİT’in ve NATO’nun Akdeniz ülkeleriyle diyaloglarına da katılmaktadır, ancak, bu kuruluşların ilgi ve çözüm yetenekleri son derece kısıtlı olup, çabaları diyalogdan öteye gidememektedir . Yukarıdaki hususlar dikkate alındığında, Türkiye’nin Akdeniz sorunlarında karşılıklı çıkarları koruyabilmek, güvenliğe katkıda bulunmak ve tarihi, kültürel ilişkilerini korumak ve Akdeniz ekolojisinin korunmasına yardımcı olmak için ikili ve çok taraflı ilişkiler geliştirmesi doğaldır. Doğal olarak Batı Akdeniz’de Fransa, İtalya ve İspanya’nın Afrika’nın kuzeyindeki eski kolonileriyle yakın bir ilişki geliştirmeleri ve bu ülkelerin kalkınma sorunların da destek olmaları için birtakım projeler geliştirilmiş ise de bunların hiçbiri başarılı olamayınca, MEDA Programına atılan adımla maddi sorumluluk bir ölçüde AB’ne devredilmesi yolu seçilmiştir. Doğu Akdeniz’de de bir ekonomik, güvenlik ve işbirliği ortamının yaratılması şayanı arzu olmakla beraber iki temel sorun bu işbirliğini engellemektedir. Bunlardan biri Türk-Yunan ihtilafı (Kıbrıs sorunu bunun bir parçasıdır), diğeri de, İsrail, Suriye ihtilafıdır (Filistin ve Lübnan sorunları bunun içerisinde görülebilir). Aslında turizm bütün bu bölgedeki ülkelerin ciddi bir şekilde işbirliği yapabilecek bir alandır. Bu alanda ancak Türkiye, İsrail ve Mısır bir anlaşma yapabilmişler ise de bu anlaşmanın yürütülmesinde güçlüklerle karşılaşılmaktadır. İşbirliğinin ne şekilde gelişebileceğine dair önemli örneklerden biri, Türk-İsrail askeri anlaşmasıdır. Bu anlaşma bölgede barışı tehdit eden temel sorunların çözümünde bir ilerleme sağlanabildiği taktirde, çok yönlü bir işbirliğinin öncüsü sayılabilir. Bölgedeki özellikle Arap ülkeleri, bu anlaşma yı kendilerine karşı bir ittifak olarak görme eğilimindedir. Türk hükümeti defaatle İsrail ile işbirliğinin hedefinin Araplara karşı bir ittifak olmadığını belirtmiştir. Ancak, iki ülkenin salt askeri çıkarlarına dayanan bu anlaşmanın Araplarca algılanış şekli, anlaşmayı bölgede iki ülkeye karşı yönelen tehditler bakımından bir denge unsuru haline getirmektir. Tab iatıyla, Mısır, Ürdün gibi devletlerin bu tür işbirliğine katılmaları, anlaşmanın bölgesel etkisi çok daha genişleyecektir. Ancak, bunun yakında gerçekleşmesi muhtemel bir geli şme olmadığını belirtmek gerekir. ORTADOĞU Bugün özellikle Amerika literatüründe Orta Doğu tanımlaması Kuzey Afrika’dan başlayıp Orta Asya’yı içine alan geniş bir bölge olarak tanımlanmaktadır. Ülkemiz için ise, Orta Doğu tanımlaması, Maşrek ülkeleriyle İran ve Afganistan’ı kapsamaktadır. Orta Asya ülkeleri, Rusya ve Kafkasya ile birlikte Avrasya tanımlaması içine girmektedir. Orta Doğu ülkelerini ele alırken, Türk Dış Politikası bakımından en önemli olan ülkeler bize coğrafi bakımdan en yakın ülkeler yani Suriye, Irak ve İran’dır. Her üç ülke ile tarihten ve coğrafyadan intikal eden aşılması güç sorunlar zam an zaman siyasi alandan çıkıp Türkiye’nin bekasını ilgilendiren güvenlik sorunlarına dönüşebilmektedir. Sorunların çözülmesindeki zorluklardan biri de tarafların kendilerince makul görünen nedenlerle ihtilaflı konularda haklı olduklarına inanmaları ve taviz ve uzlaşıya yanaşmamalarıdır. Taviz ve uzlaşı, genellikle müşterek tehdit algılamaları halinde ya da müşterek menfaatlerin bir gereği olarak ihtilafların çözümünde başvurulan metotlardır. Çağımızda baskı, ekonomik ambargo gibi yöntemler, taviz ve uzlaşıyı zorlaştırmakta en fazla geri dönüşlü tavizler sağlayabilmektedir. Orta Doğu’da bir çıkar birliği olmayışı, ne Arapların arasında ne de Arap olmayan ülkeler arasında taviz ve uzlaşı yolunu açabilmektedir. Filistin sorununda, Suriye-İsrail sorununda, Körfez sorununda, Türk-Yunan ihtilafında en büyük engel “taviz verme” korkusudur. İkinci engel ise, realitenin samimi bir şekilde algılanması ve ona göre politika üretme sıkıntısıdır. Bu bağlamda, Türkiye realitesinin bütün komşu ülkele rde tam olarak anlaşılamaması, bu ülkelerin Türkiye’ye karşı sağlıklı politika üretmelerini engellemektedir. İkinci Dünya Savaşı’na kadar dahi, geçen dönemde Osmanlı Devleti’nin kalıntısı olarak görülen Türkiye zaafları ve nüfusunun azlığı nedeniyle bütün dünyada olduğu gibi bu ülkelerde de Türkiye’nin küçük bir devlet olarak algılanmasına yol açıyordu. Bugün Türkiye 62 milyon nüfusu, bölgenin en büyük askeri gücüne sahip oluşu, mevcut ekonomik gücü ve potansiyeli ile bölgenin en büyük ve güçlü devleti konumundadır. Bu konum, nispi güçleri çok azalmış bulunan komşu ülkeleri ürkütmekte Türkiye’nin neo-Otomanist bi r politika izlemesi endişesi, onları Türkiye ilişkilerinde normal davranışlardan uzaklaştırmaktadır. Özellikle Suriye, Irak gibi ülkelerde bu bakış açık olarak görülmektedir. Komşu ülkelerde Türkiye!ye bakıştaki sorunlardan biri de Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ekonomisi pek çok Arap ülkesinden daha zayıf bulunan Türkiye’nin geçen yarım asırda nasıl derlenip toparlandığı, diğer bölge ülkelerinden farklı ve ileri bir konuma gelebildiğidir. Türkiye’nin ekonomik ve sosyal alandaki başarısının temelleri olan demokrasi, laiklik ve piyasa ekonomisi, komşu Arap ülkelerinin benimsemeleri kolay olmayan devlet vasıflarıdır ve bu vasıflar, başarılı sonuçlar verdiği cihetle bölge devletleri için değilse de bölge halkları bakımından Türkiye’yi bir örnek ülke haline getirmektedir. Bu durum, demokrasiden uzak, doğu tipi diktatörlüklerle yönetilen Orta Doğu ülkelerinin liderlerini rahatsız etmektedir. Bu yüzden, Türkiye’yi Osmanlı dönemi ile özdeşleştirmek ve onu bir umacı haline getirmek eğilimleri özellikle Maşrek bölgesinde art maktadır. Artık, Fırat’ın suları sorunu bu Kahire’deki Ayn Şems üniversitesinde, yarın Abudabi’de tartışılırken Türkiye’nin tezlerinin ya da meselelerin doğrularını araştırmaya gerek görmeyen bir Türkiye aleyhtarı Maşrek varlığının oluştuğunu görebiliriz. Bu durum, Türkiye’nin uzun zaman düzeltemeyeceği ve beraber yaşamaya alışması gereken daha ziyade duygusal nedenlere dayanan bir endişeler yumağı oluşturmaktadır. Kitle imha silahları kullanımı ihtimali dışında Orta Doğu ülkelerinden Türkiye’nin ciddi bir askeri tehdit algılaması olası değildir. Bu ülkelerden gelebilecek terörizm ve bunun gibi alçak yoğunluktaki tehlikeler Türkiye için rahatsız e dici olmakla beraber çok büyük bir askeri tehlike oluşturmazlar. Buna karşılık, Türkiye’nin Irak dışında diğer Maşrek ülkeleriyle büyük bir ekonomik işbirliği içerisine girmesi, yakın gelecek bakımından pek muhtemel bir gelişme olmayacaktır. Petrol zengini ülkeler, ithalatlarını daha ziyade Batı ülke lerinden lüks mallar ve silahlar olarak yapmakta, fakir ülkelerin ise tediye imkanları bulunmamaktadır. Petrol fiyatlarındaki ciddi düşüşler nedeniyle inşaat faaliyetleri azalmış ve bu projelerde yer alan Türk firmalarının çoğu eski SSCB’ne göçmüşlerdir. Bazı Arap yazarlar, ticaretteki bu düşüşü Türkiye’nin İsrail’e yakınlaşmasına atfetmekte ve bu yakınlaşma yüzünden Türkiye’nin Arap pazarlarını kaybetmekte olduğuna işaret etmektedir. Aslında, gerçeğe pek uymayan bu yaklaşım, aynı zamanda Arap zihinlerindeki bir çelişkiye de ortaya koymaktadır. Bu çelişki, bir yanda Türkiye’nin tarım ve sanayi gücünü küçük gösterm ekte diğer yanda İsrail’in kurulmasından bugüne kadar en büyük destekçisi olan Batı ülkeleriyle ticaret hadlerini korumakta olan Maşrek ülkelerinin bu Batı ülkelerini değil, Türkiye’yi sözüm ona cezalandırmak gibi bir yaklaşımı sözde kalsa dahi ifade etmeleri, Türkiye’ye karşı duyulan haset ve husumetin bir ifadesi sayılması gerekir (Bakınız: El Hayat, 18,2,1998). Bununla beraber, ortada süregelen bu Türkiye aleyhtarı yaklaşım ve propagandaların uzun vadeli husumete dönüşmemesi için Türkiye’nin Maşrek ülkeleri ile ciddi bir yakınlaşma ve diyalog politikası izlemesi yararlı olacaktır. Ancak, bu diyalog politikasını izlerken sadece resmi temaslarla iktifa edilmemeli, meslek kuruluşlar ve sivil kuruluşlar aracılığıyla yararlandırılmalıdır. Ancak bu diyalog ve yakınlaşmada din ve tarih faktörlerine ağırlık vermek yanış anlamalara ve beklentilere neden olmakta ve ters sonuçlar verebilmektedir. O halde, temel yaklaşım, her iki taraf için çağdaş dünyanın yaklaşımların, temeli üzerinde karşılıklı çıkarların uzlaştırılmasından oluşturulmalıdır. Türkiye’nin Orta Doğu politikasındaki önemli komşularından biri İran’dır. Coğrafi alan itibariyle Türkiye’den büyük olan İran, nüfus olarak takriben Türkiye kadar olmasına karşın, nüfusunun çok büyük bir bölümü Türkçe konuşan insanlardan oluşmaktadır. Uzun asırlardır devam eden bölgede hakimiyet çatışmasından sonra birbirine hakim olamayan iki devlet arasında uzun bir barış dönemi sağlanabilmiş ise de bu barışın rahat ve yakın bir ilişki ve işbirliği düzenine yol açmadığı gerçektir. Geçmiş yıllarda Türkiye yüzünü batıya dönmüş, İran ise kendi bölgesi ve Körfez’de dikkatini yoğunlaştırmıştır. Sovyetlerin dağılmasından sonra pek çok Batı yazarı Orta Asya ve İran’da bir Türk-İran rekabeti üzerinde durmuşlarsa da İran’ ın bu bölgedeki faaliyetini daha ziyade tepkisel bir politika olarak tanımlamak doğru olabilir. Kuzeyde Azerbaycan’ın bağımsız bir devlet haline gelmesi ve yakın gelecekte petrol varlığı dolayısıyla büyük bir zenginliğe kavuşacak olması, İran’da bir Azeri milliyetçiliği endişesini yaratmıştır. Aslında, gerek Azeriler gerek Farsiler Şii mezhebine mensup olduklarından Şii mezhep yapısına dayalı bir devlet düzeni bu ülkede etnik ayırımı en alt düzeye ve Azerilerin devlet yönetimine katılımını en üst düzeye çıkarabilmiştir. Belki de bu yüzden Azeri kökenli din adamları devlet yönetiminde yumuşamanın ve laik bir devlet yapısının ülkede etnik bölünmelere yol açabileceğini düşünerek statükoyu korumakla ısrarlı davranmaktadırlar. Bu endişenin şah döneminde de mevcut olduğunu ve İran’ın Türkiye’nin Azeri milliyetçiliğini teşvik etme ihtimalini hatırdan çıkarmadığını; bu konuda son derece dikkatli davranan Türkiye’nin zaman zaman haksız yere ithamlara maruz kaldığını hatırlamak gerekir. Yine bu endişe, İran’ı Kafkasya’daki Ermeni-Azeri ihtilafında Ermenistan’ın yanında yer almaya sevketmiş ve İran tipi din yönetiminin yayılması için bütün bölgede meşru ve gayrı-meşru faaliyete geçmiştir. İran, bugün elindeki petrol kaynaklarını azami derecede kullanmasına rağmen petrol fiyatlarının düşük olması yüzünden ve İran’ın başka döviz kaynakları kısıtlı olduğundan ekonomik büyümesi son derece zayıftır. Hızlı nüfus art ış bu büyümeyi daha da engellemektedir. Hele askeri masrafların yüksek tutulması, İran’daki fakirleşmeyi hızlandırmaktadır Bu durumda Orta Asya ülkelerinde İran ile Türkiye arasında c iddi bir rekabetten bahsetmek zordur. Buna karşılık, İran Orta Asya petrol ve gazının taşınması bakımından son derece ilginç imkanlara sahiptir. Fakat, İran’ın bugün ABD ile ilişkilerindeki sıkıntılar ve gerekse bu boru hatlarını inşa etmek için mali kayn aklar bulmadaki zorluğu Orta Asya petrol ve gazı bakımından Türkiye’ye rakip olarak İran değil, Rusya’yı ortaya çıkarmıştır. Öyle görünüyor ki, geçmişte olduğu gibi Türk-İran ilişkileri zaman zaman gerilimli, fakat esas itibariyle barış içerisinde kısıtlı işbirliği modellerinin uygulanmasına devam edecektir. AVRASYA Yukarıda belirtildiği üzere, Orta Doğu bölgesinin tanımlamasının içerisine giren Afganistan, Kafkaslar ve Orta Asya bizim tanımlamamıza göre aslında Avrasya dediğimiz büyük bölgelerin parçalarıdır. Avrasya kavramı, Sovyetlerin dağılmasından sonra Türk Dış Politikasında kimi zaman doğru, kimi zaman yanlış ifadelerle atıf yapılan Arnavutluk’tan Çin seddine kadar uzanan bir Türk bölgesi olarak Rusya ile paylaşılan bir alan olarak tanımlanmış ise de gerçek Avrasya ne sadece Türklerin ne sadece Rusların bir nüfuz alanı olmayıp bu bölgede yaşayan insanların bağımsızlık ve refah içinde yaşamaları gereken bir alandır. Bu bakımdan Türkiye’nin Avrasya bölgesine bakış açısındaki değişim ve gelişimleri, izlenilen politikaların arkasındaki niyet ve zihniyeti eleştirisel yaklaşımla ele almak yararlı olur. Osmanlı dönemi nden beri Türk toplum hayatında hakim olan üç politik akımı en basit şekilde ifade edersek bunlar Batı yönlü devrimcilik, islamcılık ve Türkçülük olarak üç ana unsura ayrılabilir. Bu ana akımların çeşitli alt grupları oluşmuştur. Türkçülük ya da Türk-İslam sentezi zaman zaman Türk toplumundan destek bulmuş ve çoğu kez de Sovyetleri tahrik etmemek için baskı altında tutulmuştur. Kızılelma, Panturanizm, Pan-Türkizm gibi deyimler uzun zaman duyduğumuz ve bir ölçüde Türk milliyetçiliğinin kaynağını teşkil eden idealleri temsil etmiştir. SSCB’nin dağılması ve Orta Asya ve Kafkaslardaki Türkçe konuşan cumhuriyetlerin bağımsızlıklarına kavuşmaları, bu ülkelerde ve Türkiye’de bir bayram sevinci yaratmış ve Türkiye bütün ekonomik gücüyle bu ülkelerin yardımına ve bağımsızlı klarını güçlendirecek şekilde onları uluslararası camiaya ve kuruluşlara dahil etmeye çalışmıştır. Bu ülkelerdeki liderlerin önemli bir kısmı da Türkiye’yi yakın bir dost ve kardeş olarak görmüşlerdir ve halen görmektedirler. Ancak, bu ülkelerin bağımsızlığa kavuşmaları aynı zamanda Pantürkist ideolojinin bu yaygın bölgede ulusal çıkar farklılıkları, uluslararası karakteristiklerin heterojenliği, büyük mesafe ve ulaşım güçlükleri yüzünden gerçekleştirilmesi hemen hemen imkansız ulusal mitler haline gelmesine yol açmıştır. Türkiye, sukünetle takip ettiği politikasında önemli başarılar kazanmış, Orta Asya ülkeleri, BM’e, AGİT’e ve NATO’nun barış için ortaklık sistemine katılmışlardır. Kültürel ilişkiler gelişmektedir. Ancak, bir asrı geçen bir dönemde Rusya, ekonomik, kültürel ve siyasi hegemonyası altında yaşayan ve hala ekonomik bakımdan büyük ölçüde Rusya’ya bağlı olan ve aynı zamanda hudutları Rusya tarafından korunan bu ülkelerin kısa zamanda tam bağımsızlıklarına kavuş malarını beklemek gerçekçi olmayabilir. Bu bağımsızlık gerçekleşmeden bu ülkelerin Ruslar tarafından yetiştirilmiş olan milliyetçi liderlerinin gerçek demokrasi yolunda ciddi adımlar atmalarını beklemek de yersizdir. Ekonomik alanda Türkiye’nin diğer BDT devletleri gibi Orta Asya ülkelerinde de ciddi teşebbüsleri ve yatırımları vardır. Türkmenistan, Kazakistan ve Azerbaycan’ın petrollerinin dünyaya açılması bakımından Türkiye bu ülkelere önemli bir potansiyel sunmaktadır. Bu potansiyelin geliştirilmesi, önümüzdeki 20 yıl içersinde Orta Doğu petrollerinin üretiminin azalmasıyla çok büyük önem kazanacaktır. Türkiye’nin uyguladığı eğitim ve kültür mübadele programıyla farklı lehçeler konuşan bölge insanları artık birbirini daha iyi anlamakta ve iş imkanları bulmaktadır. Sanırım, bu gerçekçi Türk Dış P olitikasının hedefleriyle uygunluk içerisindedir. Kafkaslar bölgesi, tarih, ekonomi ve etnik yapı bakımından bölge içindeki ülkeler kadar çevresindeki ülkelerin ve hatta dünyadaki güçleri ilgilendiren bir çıkar ala nı oluşturmaktadır. Bu bölge içindeki etnik unsurların tarihi çatışmaları yanında çıkar birliklerini nasıl uygun hale getireceklerini bilemeyen ülkelerden oluşmaktadır. Komşu ülkeleri n bu bölgedeki çıkarlarını sağlamak için uyguladıkları politikalar ise önemli farklılıklar ve hatta çelişkiler taşımaktadır. İran’ın Kafkas politikasını incelerken, bu ülkenin Azerbaycan’a değil, Ermenistan yanlı bir politika izlemesinin nedenlerini açıklamıştık. Rusya’nın bölgedeki dış politikası ise güvenlik ve ekonomik çıkarlar kadar Rusya’nın büyük Rusya idealini sürdürmesinden kaynaklanmaktadır. Rusya’da NATO’ya ve Türkiye’nin muhtemel bir Pan-Türkist politikasına karşı Kafkasların Rusya’nın askeri güvenlik kalkanı içerisinde kalması ve bu ülkelerdeki hükümetlerin Rusya tarafından kontrol edilebilir hükümetler olması gerektiği düşünülmektedir. Bu hedefin gerçekleşmesi için Rusya, açık olmamakla beraber baskıcı bir politika izlemekte ve darbeler, suikastler ve etnik duyguları tahrik yöntem lerine başvurmaktadır İkinci güvenlik alanı olarak Rusya, Kafkas devletlerinin bağımsız oluşunun, Rusya Federasyonu içerisindeki etnik cumhuriyetlerin bağımsızlık arzularını ve eylemlerini tahrik edeceği düşüncesidir. Nitekim, Kuzey Kafkasya’daki son olaylar kısmen Ruslar tarafından yaratıldığı gibi Rusya’nın başına nasıl çözeceğini bilemediği bir Çeçenistan problemi bırakmıştır. Ekonomik alanda SSCB döneminde bölgenin ekonomik kaynaklar ı açıkça Moskova tarafından sömürülmüş ve bu kaynakların sağladığı kazancın çok büyük bölümü bölgeye geri dönmemiştir. Bu durumda, bölge ülkeleri, özellikle Azerbaycan kendi doğal kaynaklarının Rusya’nın kontrolünde olmayan bir sistem ve yolla değerlendirmeye çalışırken, Rusya kendisine olan ve ekonomik bağımlılığın sürdürülmesini arzulamakta, ancak içinde bulunduğu ekonomik zorluklar yüzünden bu isteğini ekonomik araçlarla değil, siy asi baskı ve subversive yollarla sağlamaya çalışmaktadır. Bölgede etkisi olan üçüncü aktör, Türkiye ise bir yanda kendisi ile aynı dili konuşan Azerbaycan’ın bağımsızlık, refah ve toprak bütünlüğünü savunurken, hudut komşuları Gürcistan ve Ermenistan ile de ilişkilerini düzeltmeye ve bu ülkele rin de bağımsızlıklarını güçlendirmeye çalışmaktadır. Ancak, Ermeni-Azeri ihtilafında, çözüm yolları uygulanmaya başlanmadan Ermenistan’la diplomatik ilişkilerini korumak gibi bir siyasi tercih yapmakta zorlanmaktadır. Türkiye için en ideal çözüm, her üç Kafkas ülkesinin kendi aralarındaki ve içlerindeki sorunları çözerek, Kafkasların bir barış ve refah bölgesi olması ve Rusya ile Türkiye arasında bir çatışma alanı değil, bir tampon b ölge konumuna gelmesidir. Türkiye, bir yanda kendi çıkarı, diğer yanda Kafkas bölgesinin bağımsızlığını güçlendireceği düşüncesiyle Hazar Denizi petrollerinin Türkiye üzerinden dünyay a pazarlanabilmesi için elinden gelen gayreti sarfetmektedir. Yine kendi nedenleriyle ABD, bu yolu tercih etmektedir. “Yakın gelecekte alınacak Petrol ve Doğalgaz Boru Hatları ile ilgili kararlar uzun vadeli çıkarları etkileyecektir. Kafkas enerjisinin taşınması ve önümüzde onlarca yılın ticaret modellerini tayin edecek önemli kararlar halen şekillenme ktedir. Petrol ve doğalgaz boru hatları genel ulaşım tablosunun bir yönüdür ancak bunların yerleşim yolları geleceğin ticareti üzerinde muazzam etkiler yapacaktır. Bu kararları olumlu bir şekilde etkileyebilmek için yapılması gereken çok iş vardır. Bir petrol boru hattı sorununun çözümü özellikle karmaşıktır. Ticari diplomasimiz, Kafkaslardan Türkiye’ye uzanan ve Kafkasları aşan boru hatlarını da içerisine alan bir entegre Doğu-Batı boru hattı sisteminin ortaya çıkması üzerinde yoğunlaşmıştır. Yüksek hacimde petrolün boğazlar yoluyla taşınma sının yarattığı güvenlik ve çevre endişeleri yüzünden Türkiye’nin Akdeniz limanı Ceyhan’da sonuçlanan bir boru hattı, çekici bir seçenektir. Hazar’ın doğusunda Kazakistan ve batıdaki Azerbaycan’dan gelen petrol, bu hattın getirdiği yüksek hacmi sağlayabilir. Hazarın her iki tarafından gelecek olan doğalgaz ise Türkiye’nin artan enerji ihtiyaçlarını karşılamaya yararlı olacak ve petrol nakli ile koordine edilebilirse, büyük hacimde bir ekonomiye katkıda bulunacaktır” Bu bölgeye etkisi olan Avrupa ve Amerika gibi ülkelerin aradıkları rol ve hedefler de önemlidir. ABD için Kafkas ve hatta Orta Asya bölgesi ile ilişkiler bir y anda ABD-Rus ilişkilerinin bir fonksiyonu olarak yürütülmekte, diğer yanda ABD’nin milli çıkarları bu politikayı etkilemektedir. Rusya’da bir önceki dışişleri bakanı Kozirev’in dönemi nin son günlerine kadar ABD, Rusya’nın güney BDT ülkeleri üzerinde bir nevi bakış hakkına (droit de regard) sahip olmasını doğal karşılamakta idi. Ancak, yeni Rusya politikasının bu görüş hakkını eski Sovyet dönemini hatırlatan bir global devlet politikasının parçası olarak görmeye başlaması ve Orta Doğu ve Körfez sorunlarında Rusya ile ABD’nin belirgin bir siyasi uyuşmazlığa girişmeleri, ABD’yi Rusya’ya karşı aşırı ılımlı politikasın dan ayrılmaya itmiştir. Bu yüzden ve 21. Yüzyıldaki petrol çıkarlarını düşünen ABD, Orta Asya petrollerinin Türkiye üzerinden Akdeniz’e ulaşması fikrine sıcak bakmaya başlamış; iç pol itikadaki Ermeni lobisinin baskısına rağmen Azerbaycan ile Ermeniler arasındaki Karabağ sorununa bir çözüm arayışına girmiştir. Avrupa’nın Kafkaslar politikasının sınırları belirgin prensiplere dayandığını söylemek zordur. AB, Gürcistan ve Ermenistan’a önemli sayılabilecek ekonomik yardımda bulunmaktadır. Kafkas ülkelerinin her üçü de Avrupa Konseyi’ne üye olara k girebileceklerdir. Daha şimdiden misafir üye statüsündedirler. Bu dahi önemli bir adımdır. Ancak, ekonomik yardım dışında Avrupa’nın bu bölge barışına ve istikrarına ciddi bir katkısı olabileceğini söylemek zordur. Kafkas bölgesinin incelenmesine dış aktörlerin rolü ve çıkarı ile başlamış olmamız, bu ülkeler politikalarının ve olayların gelişiminde dış aktörlerin öneminin ne kadar yüksek olduğunu belirtmek içindi. Bununla beraber bölge ülkelerinin kendi varlık ve bağımsızlıkları ve refahları için daha ziyade dış kaynaklı tahriklerden oluşan bü yük zorluklar içinde bulunduklarını söylemek bir abartı değildir. Karabağ sorunundan önce başlayan ve Azerbaycan’ın bir bölümünün Ermeni istilası altında kalmasına yol açan Azerbaycan-Ermenistan savaşına bitmiş gözüyle bakamayız. Savaşı sona erdirecek hiç olmazsa bir ara çözüm bulmak isteyen Minsk grubunun önerilerinin Ermenistan’da cumhurbaşkanını istifaya yol açması ve bu ülkede sertlik yanlısı bir iktidarın oluşması iki ülke arasın daki barış ihtimallerinin hiç olmazsa yakın bir gelecek için ciddi ölçüde azaltmıştır Ermenistan’ın Azerbaycan ve Türkiye ile hudutlarının kapalı oluşu, bu ülkenin dünyaya açılımının mecburen İran ve Gürcistan üzerinden yapması mecburiyetini ortaya çıkartmaktadır. Bu durum gerçekte Ermenistan’ın ekonomik sıkıntılarını ve dünyaya açılımının büyük ölçüde engellemektedir. Her ne kadar Batı ülkelerinin ekonomik yardım ve Ermenistan içerisinde Etnik sorunlar bulunmaması, bu ülkenin diğer Kafkas ülkelerine nazaran daha etkin bir yönetime sahip olmasına imkan vermiş ise de kısıtlı doğal kaynaklar ve üretim imkanlarının azaltılmasının ancak Ermenistan’ın dünyaya açılımı ile mümkün olacağı bellidir. Bu yüzden er geç Ermenistan’ın Azerbaycan ile sorunlarını çö zerek Bakü-Ceyhan hattının kendi ülkelerinin üzerinden geçmesine imkan vermesinin , herhalde tarihten gelen lüzumsuz bir kavgayı sürdürmesinden daha yararlı olacağını idrak etmesi bek lenmelidir. Çeşitli etnik unsurlardan ve dinlerden oluşan Gürcistan’ın yapılan dış müdahalelerine rağmen bugün hala bir tür istikrar gösterebilmesi adeta bir mucizedir. Osetler, Abhazlar, Acarlar, Ermeniler ve Azeriler değişik ölçülerde dış tahrike açık unsurlar olarak Gürcistan’ın ve hudutlarının zaman zaman büyük tehlikelere sokmaktadır. Denilebilir ki, bugün, ülkesinde bulunan Rus askeri güçlerinin çeşitli tahrik ve baskılar ına en önemli Abhazya sorununda Rusya’ya muhtaç olmasına, ekonomik varlığını Türkiye ve Batıdan aldığı yardımlarla sürdürmeye çalışan ve diğer yanda Rusların sebep olduğundan emin olduğu suikast teşebbüslerine rağmen deneyimle devlet başkası Shvardnadze i nce bir ip üzerinde dengesini bulmaya çalışan bir siyaset cambazına benzemektedir. Azerbaycan’a gelince, Türkiye halkı ve yönetimi ile pek çok yakın bir ülke olan Azerbaycan’ın iç siyasetine Türkiye dahil diğer devletlerin ne şekilde müdahale etmeye çalıştıkları ve yapılan bütün tertiplere rağmen tecrübeli devlet adam ı Aliyev’in kendi ülkesinde istikrarı büyük ölçüde sağlaması halkının refah içinde ciddi adımlar atması ve doğal kaynaklarını geliştirmeye çalışması Türk kamuoyunca yakından izlenmişt ir. Ufak bir radar üssü dışında bütün baskılara rağmen Rus silahlı kuvvetlerini içeri almayan Azerbaycan’ın başarısı önemlidir. Azerbaycan ile Türk ekonomileri hızlı bir bütünleşme içerisindedir. Bakü, Türk işadamlarının adeta bir ikinci kapısı olmuştur. Ancak, Azerbaycan ‘daki savaşın etkileri ve bürokrasi bu işbirliğinden arzulanan sonuçların alınmasını geciktirmektedir. Rusya Federasyonu, Türkiye’nin kuzeyinde en önemli komşusu uzun asırlardır Rusya olmuştur. Rus ve Türk milletlerinin imparatorluk yaklaşımlarında Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar önemli benzerlikler olmuş, çok uluslu imparatorluklar bu savaş sonrasında dağılma sürecine girerken Rusya İmparatorluğu Bolşevik ihtilali ile yeni bir çerçeve ve felsefe içerisinde 70 yıl daha devam etmiş ve ancak 1990’ların başında impara torluğun dağılma süreci başlamıştır. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla Türk ulusal devleti kurulmuş, bu devlet büyük ölçüde ulusal tecanüsü sağlamışt ır. Buna karşı tek direniş Kürt milliyetçiliğinden gelmektedir. SSCB’nin dağılmasından sonra ise kurulan Rusya Federasyonunda, bu federasyonu birarada tutacak bir felsefi boşluk süregelmektedir. Sovyet dönemi, bir yerde milliyetçiliğe düşmanlık politikası izlerken, diğer yanda milliyetler kavramını kabul etmiştir. Her ne kadar bu milliyetler arasında önde gelen Rusya idi ise de komünizm, ideolojik maske olarak Rus olmayan milliyetler i baskı altında tutmanın bir aracı olarak kullanılabiliyordu. Bugün Rusya Federasyonu, birliği muhafaza edebilmek için bir ideoloji ve bir mit geliştirmede zorlanmaktadır. İçinde bulunulan ekonomik, sosyal ve asayiş zorlukları ayrılıkçı akımları teşvik etmekte v e Federasyon ister istemez cumhuriyetlere ve bölgelere büyük ölçüde ekonomik otonomi kabul etmek zorunda kalmaktadır. Bugünkü Duma’nın hali daha ziyade son dönemlerdeki Osmanlı meclisini hatırlatmakta, çeşitli milliyetlere mensup parlamenterler kendi bölg e çıkarlarını en önde tutmaktadırlar. Bugün Rusya’da en çok tartışılan konulardan biri milliyetçiliktir. Milliyetçi demokrasi bir ideal olarak takdim edilmektedir. Yalnız buradaki zorluk, Federal ö lçüde ele alındığında her bir millet kendi milliyetçiliğini önde tuttuğu için milliyetçi demokrasi, birleştirici olma vasfını kaybetmektedir. Bir yerde Rusya bakımından bu tür milliye tçilik, diğer cumhuriyetler üzerinde Rus egemenliğini haklı gösterirken, diğer cumhuriyetler için ise, bu tür milliyetçilik Ruslarla eşitlik, Rus baskısını kabul etmeme, otonomi ve hatta bağımsızlık ifade etmektedir. Diğer uluslar üzerinde baskı, yasal yollardan ve hala etkili olan KGB gücü ile yürütülmeye çalışılmakta ve Rusya çıkarları kavramı, bir yerde Rusya İmparatorluğu çıkarları kavramı ile eş değerde tutulmaktadır. Bu durumda, demokratik de olsa, Rus milliyetçiliği, Türkiye’yi, (aktif olmasa da) bir model oluşturması bakımından Rusya Federasyonundaki Türk ve müslüman cumhuriye tler için ayrılıkçılığı körükleyen bir faktör olarak görmektedir. Bu bakımdan, Türkiye’nin tüm dikkatine rağmen Rusya milliyetçileri tarafından algılanış şekli Türk-Rus ilişkilerinde olumsuz bir etki yapmakta ve, bu etki, Türkiye’nin Türk kökenli BDT ülkeleri ile artan kültürel ve ekonomik ilişkileri yüzünden daha da güçlü olarak algılanmaktadır. Enerji konusunda Türk-Rus ilişkilerinde son derece ilginç paradoksal gelişmeler olmaktadır. Türkiye, bir yanda Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan üzerinden Rusya’dan ithal ettiği doğal gaz alımını arttırır ve Karadeniz’den gelecek bir boru hattı ile yeniden Rusya ile bir doğal gaz irtibatı kurarken, diğer yanda Kafkas ve Hazar petrollerinin ve Türkmen doğalgazının Rusya’ya uğramadan Türkiye üzerinden geçmesi için çalışmaktadır. Bir yanda işbirliği ve r ekabetten oluşan ekonomik yumak yanında Rusya Federasyon’unun suni yapısı ve Rus milliyetçilerinin algıladıkları Pan-Türkist tehdit, Türkiye-Rusya ilişkilerini son derece karmaşık bir hale getirmektedir. Bu karmaşıklık, Rusya’nın iç hayatında mafya hakimi yeti ve dış politikada Sovyet dönemi taktik ve stratejilerinin uygulamaya çalışılması ile daha da arttırmaktadır. SONUÇ 1998 yılı başlarında Türkiye’nin karşılaştığı sorunlar, “Büyük başın büyük derdi olur” atasözünü haklı çıkaracak boyutlarda ve çeşitliliktedir. Türkiye’nin içinde yaşadığı bütün bölge geri kalmışl ıktan, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı hedefleyen ancak bunu yapabilecek toplumsal ve siyasal ortamı hazırlamaya muktedir olamayan ülkelerden oluşmaktadır. Bu ülkeler arasında Türki demokrasi, insan hakları, çağdaş ekonomik yöntemler ve hamlecilik bakım ından istisnai bir yere sahip, en büyük güç olarak ortaya çıkmaktadır. Tarihten gelen mirası, çevremizdeki ülkelerin Türkiye’ye bakış açılarını etkilemekte ve Türkiye’nin kendilerine gelişmeleri için yeteri kadar yadım ve destek vermesi koşullarını oluşturmamaktadır. Türkiye’nin çok taraflı bir dış politik a yürütürken, çok taraflılığın bir izolasyon politikası olmadığı ve Türkiye’nin sosyal, kültürel, ekonomik ve ideolojik bakımdan bir Avrupa ulusu olarak davranması gerektiği ortadadır. |