Türkiyenin Avrupa Birliği ile ilişkileri iki ayak
üzerinde yürümektedir. Bunlardan biri 1963 yılında imzalanan Ankara
Anlaşması diğeri ise 3 Ekim 2005’te başlamış olan üyelik
müzakereleridir. Üyelik müzakereleri Türkiye için yapılan ve henüz AB
Konseyince onaylanarak ilan edilmemiş bulunan Katılım Belgesidir. Avrupa
Birliği ile 1995 yılında yürürlüğe giren Gümrük Birliği protokolu ise
1963 Ankara Anlaşmasına dayanarak yapılmış bir mutabakat üzerine
kurulmuştur.
Kıbrıs’ın Avrupa Birliğine diğer dokuz üye ile birlikte
tam üye olarak katılmasından sonra Avrupa Birliği, Gümrük Birliğinin
yeni on üyeyi de kapsayacak şekilde genişletilmesini istemiştir.
Türkiye’nin bu birliği Bakanlar Kurulu kararı ile otomatik olarak tevsi
etmesi AB tarafından yeterli görülmemiş ve bu hususta bir protokol
imzalanmasında israrcı olunmuştur. Avrupa Birliğinin bu protokolun
imzalanması ile Türkiyenin, protokolda adı geçen ‘Kıbrıs Cumhurıyeti’
ibaresinin var oluşu nedeni ile Rum kesimini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak
tanımış olacağı kanaatını taşıdığı düşünülebilir. Ancak Türkiye imza
iile ayni zamanda yayınladığı bir deklarasyon ile bu protokolun
imzalanmasının Türkiyenin ‘Kıbrıs Cumhuriyetini’ tanıması anlamına
gelmeyeceğini ve gümrük birliğinin güney Kıbrısta var olan yönetim ile
yürütüleceğini bildirmiştir. Avrupupa Birliği ise cevaben yayınladığı
bir deklasyon ile Türkiyenin gümrük birliğini tam olarak uygulamasını
istemiş ve bu uygulamayı 2006 yılında gözden geçireceğini beyan
etmiştir.
Bu arada ortaya yeni bir konu atılmıştır. Kıbrıs gemi ve
uçakları gümrük birliği çerçevesi içerisinde Türk limanları ve hava
meydanlarına taşımacılık yapabilir mi? Türkiye bu konuda 1988’e kadar
müsaadekar davranmış ancak bu tarihten sonra Rum gemilerinin Türk
limanlarına gelmesini yasaklamıştır. Gümrük birliği bu konuda Türkiyeyi
zorlar mı sprusuna bir cevap aramak gerekir. Türkiyenin bu yasaklama
politikası AB tarafından eleştirilebilir ve bir ihtilaf konusu olabilir.
Gümrük Birliği 1963 anlaşması esasına göre yürüdüğünden bu konudaki
ihtilafın Türkiye ile üyelik müzakerelerine taşınması geçekte bir şantaj
yolu ile bir zorlama niteliği taşıyacaktır. Zira üyelik müzakereleri
kabul edilmiş bulunan ‘genel müzakere çerçeve belgesine’ dayanılarak
yapılmaktadır. Bu durumda ihtilafın çözülmesi için Gümrük Birliği
protokolunda veya Ankara Anlaşması gösterilen ihtılafların çözülmesi
için belirlenen yöntemlere başvurulması gerekir. Gümrük Birliği
Anlaşmasındaki ihtilafların çözülmesi maddesi sadece uygulanan gümrük
hadleri ile ilgili olduğundan, bu konuda başvurulması gereken belge
Ankara Anlaşmasının 25. Maddesidir. Bu maddeye göre
1. Her Akit Taraf, Anlaşmanın uygulama ve yorumu ile
ilgili ve Türkiye’yi veya Topluluğu, Topluluk üyesi bir Devlet ,i
ilgilendiren her anlaşmazlığı Ortaklık Konseyine getirebilir.
2. Ortaklık Konseyi Anlaşmazlığı karar yolu ile
çözebilir; keza, anlaşmazlığı Avrupa Toplulukları Adalet Divanına veya
mevcut herhangi bir başka tedbirleri almakla yükümlüdür.
3. Taraflardan her biri, kararın veya hükmün yerine
getirilmesinin gerektirdiği tedbirleri almakla yükümlüdür.
4. Anlaşmazlık, işbu maddenin 2 inci fıkrasına göre
çözülememiş ise, Akit Tarafların geçiş dönemi ve son dönemde
başvurabilecekleri tahkim ve sair yargı usulü yollarını, Anlaşmanın 8
inci maddesi uyarınca Ortaklık Konseyi düzenler.
Bu durumda Avrupa Birliği Rum gemileri
konusunda israrcı olduğu takdirde, bu ihtilafı çözmek için 25 Maddede
gösterilen yolu kullanmak için konuyu ortaklık konseyine getirmesi ve
burada sonuç alınamadığı takdirde Ortaklık Konseyinin kararı ile tahkime
gidilmesi en doğru yoldur; Avrupa Birliğinin bu yolu seçmemesi halinde
bu ihtilafı Türkiye de Ortaklık Konseyinin önüne getirebilir. Buradan
nasıl çözüm çıkarsa çıksın mutlaka adil olmak zorundadır; zira Ortaklık
Konseyinde kararlarlar oy birliği ile alınmaktadır.
|