Irak Politikamız: Nerede Yanıldık?

Seyfi Taşhan, 11 Nisan 2003

Türkiye’nin Irak’ta çıkar ve sorumlulukları olduğu ve Saddam döneminde ne bu çıkarların sürdürülebildiği ne de sorumluluklarımızın tatminkar bir şekilde yerine getirilemediği açıkça ortadadır. Bu çıkar ve sorumluluklarımız nelerdi?

- Kuzey Irak’ın PKK (Kadek) için bir üs olarak kullanılmasının önlenmesi; bu gün bilindiği üzere 3-5,000 PKK militanı Kuzey Irak’ta üslenmiş ve uygun gördüğü zamanda Türkiye’ye karşı hareket etmeye hazır bulunmaktadır. Kuzey Irak’taki bu terörist yığılmanın ortadan kaldırılması veya hiç değilse silahsızlandırılması ve etkinliği ortadan kaldırılmış bir düzeye indirilmesi Türkiye için askeri ve\veya diplomatik bir sorumluluktur. Ancak Türkiye’deki PKK sorununun büyük ölçüde çözülmesinden ve PKK liderinin mahkum edilmesinden sonra dahi bu sorumluluğun yerine getirilmesi mümkün olmamıştır ve bu varlık yeteri kadar önemsenmemiştir. Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Kürt gruplarına sağladığı ekonomik desteğe ve onların kendi aralarında barış sağlamaları için gösterdiği çabalara rağmen bu gurupların PKK’yı dışlamaları sağlanamamıştır.

- Irak’ta yaşayan Türkmenlerin (Lozan ve bunu takip eden görüşmelerde ve belgelerde bu unsurlara Türk olarak atıfta bulunulmaktadır) gerek Arap Milliyetçisi Baas rejimi gerekse Milliyetçi Kürtler tarafından baskı ve terör uygulanması suretiyle mal ve mülkleri gasp edildiği gibi en ufak dirençte öldürülmeleri süregelmiştir. Kuzey Irak’ta Erbil’de Kürt lideri Barzani’nin izni ile bazı eğitim tesisleri kurmalarına imkan sağlanabilmiştir. Bunun dışında baskı devam etmektedir.

-  Irak ile Körfez savaşından sonra süregelen ambargolar nedeni ile ticaretimiz büyük ölçüde aksadığı için Türk dış ticareti büyük bir darbe almıştır. Ve Saddam rejiminin devamı süresince zarar görmeye devam etmiştir.

Saddam rejimi devam ettiği takdirde Irak ile ilişkilerimizin düzelmeyeceği ve Kuzey Irak’taki gelişmelerin bağımsız bir Kürt Devleti kurulmasına yol açacağı açıkça görülmekteydi. Türkiye’nin de bu gelişmeleri kendi başına değiştirecek azimli bir politika izlemediği; aksine yaptığı yardımların karşılığını almak yerine, bir miktar askeri varlık bulundurmak dışında bölgeyi başı boş bıraktığı ve hatta Kürt liderlerine diplomatik pasaport verdiği bilinmektedir.

Batı dünyasının da Kuzey Irak’taki Kürt oluşumuna sempati ile baktığı ve hatta destek verdiği uzun yıllardır bilinmekteydi.

Bu durum karşısında Irak’taki statükonun değiştirilmesi ve bunun için de tutarlı bir askeri ve diplomatik çaba gerekirdi. Bu çabalar için fırsat 11 Eylül terör saldırısından sonra ortaya çıkan yeni konjonktürle birlikte doğmuştur. ABD’nin Afganistan’daki Taliban rejimine son verdikten sonra Irak’a yöneleceği ve Saddam rejimine son verme girişimine başlayacağı biliniyordu.[1] Ocak 2002’de ABD Başkanı Bush, kendisini ziyaret eden Türkiye Başbakanına ‘artık Saddam rejimine tahammül edemediğini’ beyan etmişti. Amerika 2002 yılı içerisinde askeri ve diplomatik hazırlıklarını yaparken Saddamı devirme işinde Türkiye’nin kendisine destek vereceğini doğal olarak görüyordu. Zira Türkiye’nin yukarıda belirtilen çıkarlarını sağlaması ve sorumluluklarını yerine getirmesi için çıkan fırsattan yararlanabilmesi ABD ile işbirliğine bağlı idi. Ancak, o zaman iktidarda bulunan koalisyon hükümetinin bir kanadı, 1991 yılında Turgut Özal’ın politikalarına karşı çıkan zihniyeti aynen benimsemiş olarak bu işe karışmama ve bulaşmama davranışına girerken, diğer bir kanat da Lozan’da sağlanamayan Misakı Milli hudutlarının elde edilmesi ve Musul ve Kerkük’ün geri alınması ve Irak petrollerinden pay elde edilmesi gibi hayalci bir fırsatçılık sergilemekteydi.

Türkiye’deki bu karmaşık ve çelişkili politik davranış modeli ABD’yi Irak’taki aşiretlerle yakın ilişki kurmaya ve onları Irak muhalefet cephesi içerisinde güçlü bir unsur olarak kabul etmeye itmişti. Türkiye’nin Irak’taki çıkarlarını koruyabilmek ve sorumluluklarını yerine getirebilmek için 2002 yaz aylarından itibaren Kuzey Irak’ta mutlaka kuvvetli bir askeri varlık bulundurması ve bunu yapabilmek için bazı riskleri göze alması gerekirken, böyle bir varlığın bulundurulmasının yaratacağı meşruiyet sorunu dolayısıyla sadece hudut bölgesinde küçük bir askeri varlıkla kifayet edilmesi tercih edilmiştir. ABD, harekata başlamadan önce Irak’taki en kuvvetli muhalefet grubu olan aşiretlerle iş birliği yaptığından ve bu gruplar Türk askeri güçlerinin Irak’a girmesini istemediklerinden ve ayrıca ABD bir Türk-Kürt çatışmasından çekindiğinden Türk silahlı kuvvetlerinin Kuzey Irak’a girmenin, müsaade edemeyeceklerini beyan etmişlerdir. Diğer bir neden de o zaman açıkça belirtilmemiş ise de Türkiye’nin bir Irak savaşı vesilesi mevcut siyasi coğrafyayı değiştirerek Musul ve Kerkük’ü işgal etmesi endişesi idi. Bu durumda Türk silahlı kuvvetlerinin Kuzey Irak’a girmesine karşı ABD tarafından kırmızı bir çizgi çekilmiş bulunuyordu. Savaş başlarken Türk tarafının o zaman elinde tek alternatif vardı. ABD ile birlikte Kuzey Irak’a girmek. Her ne kadar Türk silahlı kuvvetlerinin 20-30 kilometreden fazla ilerlemesine müsaade edilmiyorsa da, Irak içinde kuvvetli bir askeri varlığın aşiretlerin Kerkük ve Musul’u ele geçirmeleri bakımından caydırıcı bir kuvvet oluşturması, Türkmenlerin güvenliği bakımından yararlı olması ve PKK’nın Türkiye’ye geçerek yeniden faaliyete geçmesini etkin bir şekilde önleyebilmesi beklenirdi.

Birinci tezkere süresinde ABD’nin, Türkiye’nin Kuzey Irak’a asker sokması konusundaki çekincesinde ısrarlı olacağı düşünülmediğinden, herhangi  bir zorluk çıkmamış ve tezkere Meclisten kolaylıkla geçmişti. Amerika’nın Türkiye’de 62 bin kişilik bir güç bulundurma talebi ise Türkiye için hem bir fırsat hem de bir tehlike kaynağı olarak görülmüştü. Türkiye ABD’ye tam olarak güvenmediği gibi ABD de Türkiye’ye ayni şekilde güven duymuyordu. Şayet ABD Kürt davasını destekleyecek olursa 62 bin kişilik bir ABD gücü güney-doğu Anadolu’da bir tehlike kaynağı olabilirdi; Türkiye’nin bir süredir üzerinde durduğu Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulmaması talebi aksine ABD güçlerinin himayesinde gerçekleşebilirdi; Kerkük ve Musul işgal edilebilir ve Kerkük Kürdistan’ın başkenti yapılabilirdi. Amerika’nın bunların olmayacağına dair verdiği sözler ancak Türk silahlı kuvvetlerinin Kuzey Irak’ta ABD güçleri ile birlikte fakat savaşa girmeden hareket etmeleri ile sağlanabilirdi, ancak ABD 20-30 kilometrelik derinliğin aşılmamasında ısrarlı idi. Türkiye ise ABD’nin Kuzey cephesinden vazgeçemeyeceği düşüncesi ile hareket ediyordu.

Cereyan eden müzakerelerde, yapılacak anlaşmanın para yönü de ağırlık kazandığından bu konuda dünyada Türkiye’nin şark pazarlığı yaptığı izlenimi doğmuştu. Ayrıca, dünyadaki savaş karşıtlığı Türk kamu oyuna da sıçramış dinci ve barışçı çevreleri ABD ile uzlaşmaya karşı seferber etmişti. Zaman baskısı nedeni ile de konular üzerinde tam anlaşma olduğu açıkça beyan edilmeden ikinci tezkere Meclise sunulmuş ve hükümet desteği yarım ağızlı olduğu için de kabul edilmemişti. Üçüncü tezkere ise adeta bir pişmanlık tezkeresi idi. Türkiye artık kendi kendine bir kırmızı hat listesi çizmiş ve bu hat aşıldığı takdirde Türk silahlı kuvvetlerinin Irak’a gireceğini en yetkili ağızlardan ifade etmiş ve bunu inandırıcı kılmak için de hududa büyük bir askeri güç yığmıştı. ABD ise sözlü teminatlarını veregelmiş ve Kuzey cephesini açmadan savaşa başlamıştı.

Savaş ise ABD’nin öngördüğü gibi kısa bir sürede sona ermiş Saddam rejimi yıkılmış, peşmergeler Musul ve Kerkük’e girmiş, kırmızı hatlar aşılmış ve Türkiye için, ABD’nin sözlerini ne zaman yerine getireceğini beklemek ya da biten savaşın üstüne yeni bir savaş çıkarmaktan başka alternatif kalmamıştır. ABD’nin Irak’ta yüklendiği sorumluluk karşısında Türk silahlı kuvvetlerinin Irak’a girmesinin bir Türk Amerikan çatışmasına müncer olacağı açıktır. Ege’de Kıbrıs’ta, Irak’ta, izlediğimiz ‘casus belli’ savaş nedeni ya da savaşla tehdit politikası Irak’ta iflas etmiş gibi görünmektedir.

Türkiye bütün Irak krizi süresinde önemli stratejik ve taktik hatalar yapmıştır. Savaş öncesi yıllarda Türkiye ‘besle kargayı oysun gözünü’ ata sözünü hiçe sayan bir politika izlemiş Kuzey Irak’ta fiili de olsa bir Kürdistan kurulmasında kürt kabilelerine, sadece PKK’ya fazla destek vermemeleri ve Türkmenleri öldürmemeleri karşılığında maddi ve askeri destek vermişlerdir. Artık bu kabilelerin Türkiye’nin desteğine ihtiyacı kalmamıştır. Türkiye iki savaş arasındaki dönemde kendi örgütleri ile Kuzey Irak’a belirli bir şekil verebilirdi. Bunu yapar görüntüsü vermiş ise de yapmadığı ortaya çıkmıştır.

Türkiye Amerika’nın Irak’a saldıracağına bir türlü inanmamıştır. İnansaydı, herhalde savaş arifesinde Türk Dış Ticaret Bakanı şaşaalı bir heyetle Irak’a giderek ticaret anlaşmaları yapmazdı.

Müzakereler sırasında Türkiye, ABD’nin Kuzey cephesinden vazgeçme alternatifine sahip olduğuna da inanmamıştır.

Savaş öncesi müzakerelerde para konusunu ön plana çıkararak diğer konulardaki konumunu sarsmış ve dünya kamu oyunda Türkiye küçük düşürülmüştür. Birinci Körfez savaşı sırasında Türkiye’nin haksız yere maddi kayba uğradığı iddia edilirken bu defa bir milyar dolarlık bir amorti ile iktifa edilmek durumu hasıl olmuştur.

Irak konusunda Türk dış politakasının başarılı olduğunu iddia etmek zordur; 2002 Kasım ayında iktidara gelen mevcut hükümetin birden patlayan AB, Kıbrıs ve Irak sorunlarının tümü üzerinde başarı sağlayacak bir deneyime sahip bulunmadığı biliniyordu. Bu sorunlarda Türk bürokrasisinin ve deneyimli şahsiyetler bünyesinde bulunduran muhalefetin hükümete yardımcı olması beklenirken, muhalefet de bu konularda  yardımcı olmak yerine köstek olmuştur.

Artık serin kanlı olarak, geleneksel bekle gör, zamanla her şey kendiliğinden düzelir politik davranışlarını bir kenara bırakarak akılcılığa ve öngörüye dayanan politikalar izlenmesinde el birliği yapmamız zamanı gelmiş ve belki de geçmiştir. 


[1] Dış Politika Enstitüsü 2001 Ekim ayında bu konuda bir ikazda bulunmuştur.