Kıbrıs: Maliyet hesabı yapılabilir mi?

Seyfi Taşhan 12 Mart 2003

Kıbrıs’ta ve ülkemizde bütün Türklerin kalbinde yatan, Kıbrıs Türklerinin hür olarak refah ve güven içerisinde hayatlarını sürdürebilecekleri bir çözüme ulaşmaktır. Bir bölümümüz bu amacın KKTC’nin bağımsızlığının dünyaca tanınması ve daha sonra Kıbrıs Rumları ile gevşek bir konfederasyon kurulması ve Türkiye ile birlikte Avrupa Birliğine katılması ile gerçekleşeceğini düşünmektedir. Bu amaç gerçekleşinceye kadar Türkiye’nin güvenlik şemsiyesi altında yaşayacak olan Kıbrıs’ta daimi olarak büyük bir Türk silahlı gücünün bulundurulması ve 1975’de yapılmış  bulunan nüfus mübadelesinin nüfus konusunda nihai çözüm olması, 1974 harekatından sonra sağlanan hudutların hemen hemen değişmez olması  ve emlak sorununun yok farz edilmesi bu çözümün bir parçası olarak görülmesi gerekecektir. Ancak, bu çözüm Güney Kıbrıs tarafından kabul edilmediği ve Güney Kıbrıs’ın da Avrupa Birliğine üye olması gerçekleştiğinden bu çözüm tarzına göre bir konfederasyon kurulamayacağı ve KKTC’nin Avrupa Birliğine katılamayacağı aşikardır. Yine bu durumda KKTC Türkiye’den başka bir ülke tarafından tanınmasa da (belki ileride tanınır düşüncesi de vardır) bağımsızlığını sürdürecek, mevcut hudutları içerisinde Türkiye’nin yardımları ile varlığını ve güvenliğini sağlayacaktır. Diğer bir ifade ile Kıbrıs’ın taksimi gerçekleştirilmiş olacaktır.

 Buna karşılık 1968 yılından beri Kıbrıs’ta Rumlarla Türkler arasında cereyan eden müzakerelerde, 1974’den sonra Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin nezaretinde yapılan görüşmelerde de bir sonuca varılamadığından en son olarak Sayın Rauf Denktaş’ın önerisi üzerine yeniden başlayan görüşmeler de tıkanınca BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan ve bir birini tadil eden üç planla bir çözüm arayışı BM ve AB tarafından tekrar masaya getirilmiş olmaktadır. Sayın Denktaş esas itibariyle 11 Eylul 2002’de kendi önerileri esasına dayanan bu planın tuzaklarla dolu olduğunu ve Türk tarafının “Rumlara tabi kılındığını” söylemekte ve Kıbrıs konusunda nihai çözümün 134 bin Kuzey Kıbrıslı seçmenin oy vereceği bir referanduma bırakılamayacağını beyan etmiş bulunmaktadır. Bu durumda Lahey’de yapılmakta olan görüşmelerde de bir çıkmaza girilmiş ve Birleşmiş Milletler gözetiminde devam eden müzakere süreci sona ermiştir.

Bundan sonra Adada iki taraf arasında müzakerelerin yapılabileceği ifade ediliyor ve Kofi Annan planının ortada olduğu söyleniyorsa da şimdiye kadar sağlanamayan uzlaşmanın Kıbrıs’ın tam üye olacağı 16 Nisan tarihine kadar sağlanabileceğini düşünmek yersiz olur. Güney Kıbrıs, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak Avrupa Birliğine tam üye olduktan sonra her iki tarafın mutabakatı ile bir çözüme ulaşılamayacağı ve bundan sonra Kuzey Kıbrıs şayet Avrupa Birliğine katılmak isterse Doğu Almanya’ya uygulanan koşulların benzerini kabul etmek suretiyle katılımına AB üyeleri ve bu arada Yunanistan ve Güney Kıbrısın olumlu oylarını da almak suretiyle izin verileceğini düşünmek abes olmaz.  

Çağımızda uluslararası sorunları müzakere ederken taraflar her türlü çözüm senaryolarının maddi ve gayri maddi maliyetlerinin hesabını yapmak durumundadırlar. Müzakere yolu ile çözüm arıyorsak her iki tarafın da kabul edebileceği ölçüde fedakarlık ve maliyet taşıyan çözümleri bulmak zorundayız. Kofi Annan önerilerini incelerken bu önerilerin taraflardan birini mutlak olarak kayıran bir öneri olmadığını ve bütün taraflar için kötü fakat çözümsüzlükten daha iyi elemanlar taşımasına itina edildiğini görmek doğaldır. Bu itibarla Kofi Annan planının sadece Türk tarafını memnun etmek gibi niteliği yoktur. Bir uzlaşmayı hedeflemektedir. Kısmen de olsa tatmin edilmesi gereken taraflar hangileridir ve arzuları nelerdir diye düşündüğümüzde Kıbrıs Rumlarını, KKTC’yi, Türkiyeyi, Yunanistanı, Avrupa Birliğini ve ABD’yi tatmin edecek bir çözümü hazırlamanın ne kadar zor olduğunu ve bu alanda Kofi Annan’ın ciddi bir gayret gösterdiğini kabul etmek gerekir. Gerek KKTC gerekse Türkiye yöneticileri için bir anlaşma bulmak için gerekli tavizleri vermekte en büyük engel Kıbrıs sorununun hemen hemen yarım asırdır ülkemizde ve Yunanistanda bir milli dava olarak kabul edilmiş olması ve 1974 harekatı ile bizim için çözümün sağlandığının adeta bir fikri sabit haline gelmiş olmasıdır. Sorunun bu niteliği bir anlaşma için en ufak bir tavizin verilmesini adeta imkansız hale getirmekte ve hüsnü niyetle de olsa yapılmış önerileri titizlik ve güvensizlikle incelemeye her iki tarafı da itmektedir.                                                                                                            

Globalleşen ekonomi çağında biriken büyük iç ve dış borçlarını ödemekte zorlanan Türkiye günlük ekonomisini IMF reçeteleri ile sürdürürken, Kuzey Kıbrıs konusunda KKTC liderini ve Türkiye yönetimini çözüme ulaşmakta zorlayan hususun Kıbrıs’ta bir çözümün getireceği maddi ve manevi bedeller ve önerilerin niteliğinden ziyade Kıbrıs davasını milli gurur sorunu olarak kabul ettiğimiz söylenebilir.  KKTC’nin esas itirazının, bu devletin mutlak hükümranlığının açıkça ifade edilmemiş olması esasına dayanmış olması bu yaklaşımın göstergesidir.

 Çözümsüzlüğün maliyeti üzerinde kafa yoracak olursak ilk bakışta  KKTC’nin içinin boşalması yanında, AB üyeleri olan Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetimini tatmin etmeden Türkiye’nin Avrupa Birliğine lüyeliğinin gerçekleşmesinin imkansız denecek derece zorlaştığını görürüz. Bunun Kıbrıs Rum kesimi için başlıca bedeli 30 bin Türk askerinin müteyakkız bir şekilde sürekli olarak bulunmasından algıladığı tehdidin uzun süre devam edecek olmasıdır. Avrupa Birliği ise Kıbrıs’ın ülkesinin tamamını kontrol edemeden üye olmasının Türkiye ile olan ilişkilerini etkilemesi açısından Avrupa Savunma ve Güvenlik Politikası üzerinde artacak baskılarla karşılaşacaktır. KKTC’nin cari giderlerini karşılamakta olan Türkiye ayrıca bu ülkeye yaptığı yıllık mali kaynak transferinin yanı sıra otuz bin kişilik bir ordunun idamesi külfetini de karşılamak durumundadır. 1964 yılından bu yana yapılan yardımlar için milli davanın önemi karşısında bir hesap yapmak doğru değilse de toplam giderlerin herhalde 100 milyar dolardan aşağı olmadığını tahmin etmek zor değildir.

            Kofi Annan’ın 10 Mart’ta Lahey’de yapılan son görüşmelerden sonra “havlu atması” ve ara buluculuktan çekilmesi ile Kıbrıs ihtilafının gündemden kalktığını söylemek mümkün değildir. Konu tekrar BM Güvenlik Konseyinin gündemine taşınmıştır. Güvenlik Konseyinde şimdiye kadar tavsiye niteliğinde Kıbrıs konusunda pek çok karar alınmış ve bunlar uygulanmamış bulunmaktadır. Güvenlik Konseyi’nin bundan sonra yalnız tavsiye kararları ile bir yere varamayacağı aşikar olduğundan Konsey ya Kıbrıs konusunda pek muhtemel olmamakla beraber hiç bir şey yapmamak, ya da zorlayıcı önlemler düşünmek şıklarından birini tercih etmek zorunda kalabilir.

            Türkiyeyi zorlayacak ikinci bir konu da Güney Kıbrıs’lı Rumların Kuzey Kıbrıs’ta kalan ve el konulan mallarıdır. Bilindiği gibi Türkiye Avrupa ınsan Hakları Mahkemesinin kararlarını uygulamayı Avrupa Konseyinin bir üyesi olarak yükümlenmiştir. Mahkeme Güney Kıbrıs’ta yaşayan ve 1974 Harekatından sonra Kuzey’de kalan mallarını kullanamayan Loizidou adında bir kadının Türkiye’ye karşı açmış olduğu tazminat davasında Türkiyeyi büyük bir tazminat ödemeye mahkum etmiştir. Daha 2500 kadar benzer müracaatın mahkemede bekletildiği bildirilmektedir. Bu kararları uygulatmakla mükellef Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinde Türkiye bu konuda Kıbrıs Rum ve Türk tarafları arasında yapılan müzakerelerin sonuçlanmasının beklenmesi gerektiğini ileri sürmüş, Komite ve Mahkeme bu konuda ılımlı davranmışlardır. şayet müzakereler kesildi ise veya başarılı olma şansı yitirilirse bu takdirde diğer davaların görülmesi ve alınan kararların uygulatılmaya çalışılması Türkiye`nin Avrupa Konseyi ile ilişkilerinde düzeltilmesi çok zor bir sorun yaratabilecektir.

            Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde de Kıbrıs konusunun çözülmesinin, ülkemizle üyelik müzakerelerine başlanması için bir şart haline getirildiğini görürsek şaşırmamız gerekir.

            ABD Kongresinde faaliyetini artıracak olan  Rum Lobisinin ABD’nin Türkiye’ye yapması beklenen mali yardımı kösteklemek için yeniden etkin bir çalışmaya girmesini beklemek de hatalı olmayacaktır.

            Bütün bu maliyet hesapları “milli dava” ve “hayati çıkar” dışındaki konular için dikkate alınması gerekli önemli hususlardır. Kıbrıs bir milli dava olduğundan maddi ve manevi maliyet hesabı geçersiz sayılabilir. Türkiye’deki esas tartışma noktaları Kuzey Kıbrıs’ın artık Türkiyeye mi ait olduğu,  1960 garanti anlaşmasının müdahale koşullarının ortadan kalkıp kalkmadığı, Kıbrıs’ta bir ortaklık devleti kurulmasını isteyip istemediğimizdir. Burada en önemli sorun ise milli davamız ile uluslararası yükümlülüklerimiz arasında bir uyuşma sağlayıp sağlayamayacağımızda yatmaktadır.