Marjinallikten Merkeze: Türkiye

Seyfi Taşhan, 12 Kasım 2001

12 Kasım 2001'de Türk Parlamenterler Birliği ile Dış Politika Enstitüsü'nün TBMM'de ortaklaşa düzenlediği "Soğuk Savaş Sonrası Yeni Dönemde Türk Dış Politikası'nda Temel Yaklaşımlar" konulu panelde yapılan konuşma.

1926 yılında bu Meclis'te konuşan o zamanki Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Türkiye'nin dış politika hedefini "bölgede bir merkez ülkesi" olmak şeklinde tanımlıyordu. Cumhuriyet'in kuruluşunun ilk yıllarından II. Dünya Savaşı öncesine kadar Devletimiz bu hedefi gerçekleştirmek için "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" ilkesinden hareketle Yunanistan'la barışma devri başlatmış, Sovyetler Birliği ile Saldırmazlık Paktı imzalamış, Sadabat Paktı'nın kotarmış, Hatay konusunu çözmüş, Afganistan'a bile pek çok alanda teknik yardım götürmüş, Milletler Cemiyeti'ne katılmaya davet edilmiş ve kendi imkanları ölçüsünde saygın merkezi bir güç olma yolunda adımlar atmıştır.

II. Dünya Savaşı öncesinde Alman-İtalyan ittifakının yarattığı büyük tehdit Türkiye'yi kendini korumak için ittifaklar aramaya sevk etmiş, İngiltere ve Fransa ile İttifak Antlaşması imzalanmıştır. II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye tarafsızlık politikasıyla ülkesini saldırıdan ve savaş sonrasında Kurtarılmış Bölge olmak için büyük diplomasi hünerleri göstermiştir. Savaş sonrası dönemde ise Türkiye Sovyet tehlikesine karşı, büyük çabalarla katıldığı Batı İttifakı'nın kenarında, iki süper güçten biri olan ABD'nin önderliğindeki NATO'ya güvenmiş ve dış politikasında Batı bloğunun bir parçası olmuştur. Aslında Türkiye'nin Batı devletleri için önemi, stratejik konumundan doğuyor ve bu toprakların güvenliği sağlanmadan ne Orta Doğunun, ne Akdeniz'in ve ne de Avrupa'nın güvenliğinin sağlanamayacağı idrak ediliyordu; denilebilir ki o dönemde Türkiye'nin Batı için önemi bir ileri karakol olmaktan ibaretti.

Türkiye'nin son derece önem verdiği Kıbrıs konusunda Batının Türkiye'ye karşı ilgisizliğine ve meşhur Johnson mektubuna rağmen güvenlik nedeniyle Türkiye, ittifakın tüm vecibelerini yerine getirmek konumunda kalmıştır. Yine bu yüzden Türkiye'nin gerçek çıkarları bir tarafa konularak Orta Doğu'da bir denge politikası sürdürülmüş ve uluslar arası konjonktür ve askeri gücümüz müsaade etmediği için 1974 yılına kadar Kıbrıs'a müdahale edilememiştir.

Batının Türkiye'ye ilgisi Sovyetler Birliği ile détante politikalarının gelişmesiyle orantılı olarak azalmıştır. Hatta 1975 yılında Kıbrıs müdahalesinin ertesinde Türkiye geçici bir süre için de olsa silah ambargosu ile cezalandırılmış, aramızdaki ihtilaflara rağmen Yunanistan Avrupa Ekonomik Topluluğu'na üye yapılmıştır. Bu sıralarda iç karışıklıklar, sağ-sol çatışmaları, ekonomisindeki çöküntü Türkiye'yi Batının yardımına muhtaç, gerçekten marjinal bir devlet konumuna sokmuştur.

1990'li yıllarda Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra güçlü ekonomisi ve güçlü askeri kuvvetiyle Türkiye birdenbire kendini Balkanlardan Orta Asya'ya kadar uzanan büyük bir bölgenin merkezlerinden biri olarak bulmuş ve kendini marjinal bir Avrupa devleti değil, merkezi bir Avrasya ülkesi olarak görmüştür. Hiç şüphe yok, bu dönemin başlarında Türkiye'nin bölgesel rolü konusunda siyaset adamlarımızın mübalağalı bir coşku içerisine girdikleri söylenebilir.

"Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar" deyimi bu dönemde moda olmuş, bu bölgenin devlet adamları sık sık Ankara'ya gelir gider olmuşlardır. Hükümetimiz bu ülkelere elinden gelen ekonomik yardımı yapmış ve onların uluslararası kuruluşlar ve camiada yer almaları için ciddi çabalar sarf etmiştir. İşadamlarımız globalleşmenin getirdiği imkanları kullanarak bu geniş bölgede yatırımlar yapmış, ticaretlerini arttırmışlardır. Diyebiliriz ki Türkiye, bu dönemde yeniden güçlü bir merkezi devlet konumuna gelmiştir. Her ne kadar bugün artık 1990'ların "euphoria"sı sona ermiş ayağımızı daha realist bir şekilde yere basar hale gelmişsek ve ekonomik imkanlarımız son krizler nedeniyle iyice azalmışsa da, Türkiye bu geniş ortamda çok önemli roller oynamaya devam etmektedir.

Coğrafyanın ve nispi gücümüzün bize getirdiği bu merkezi konumun avantajları yanında, Türk dış politikasının "Büyük başın büyük derdi olur" deyimini doğrulatacak pek çok sorunla karşı karşıya olduğunu da belirtmek gerekir. Bu sorunların başında tarihimiz gelir. I. Dünya Savaşında Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra Lozan'da çizilen siyasi coğrafya gereği, pek çok Türk ve Osmanlı döneminde Müslüman olmuş insanlar, hudutlarımız dışında kalmışlardır. Ayrıca 1868'de Rusların Kafkaslar ve Balkanlar'a inmesi sonucunda bölgemize doğru büyük göç hareketleri olmuş ve bu göçler sonucunda bu bölgelerin insanlarıyla aramızda akrabalıklar kurulmuştur. 

Özellikle, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bu bölgelerdeki insanların özgürlükleri, hakları ve güvenlikleri aynı zamanda bizim dış politika sorunlarımız olmuş, bu yüzden Türk askerleri Bosna'ya ve Kosova'ya gitmişlerdir. Bulgaristan'daki soydaşlarımızın sorunları büyük ölçüde azalmış ise de, eski Yugoslav topraklarındaki, Yunanistan'daki ve Irak'taki Türk toplumlarının insan hakları sorunları devam etmektedir. Kırk yıldır devam eden Kıbrıs sorunu ve iltisakları ise gün geçtikçe daha karmaşık bir hal almış ve dış politikamızın hayati önemli bir iştigal konusu olmuştur. Ayrıca 1961 yılından itibaren Türkiye'den Batı Avrupa'ya göç sonucunda oradaki Türklerin sayısı dört milyonu bulmuştur. Bununla beraber, çok çeşitli sorunlarına rağmen Batı Avrupa'daki Türkler bakımından önemli ve olumlu gelişmeleri de göz ardı etmemek gerekir. Bu ülkelerde 62 konsolosluğumuz vatandaşlarımıza hizmet vermekte ve 50 bin vatandaşımız ise kendi işyerlerini kurarak işveren konumuna geçmişlerdir. 

Merkezi konumda olarak Türkiye komşularıyla bütün ihtilaflara rağmen iyi ilişkiler kurmuş ve bunları geliştirme sürecine girmiştir. Bulgaristan, Romanya, Moldova, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan ile birlikte kurulan ve Yunanistan'ın da lütfen dahil edildiği Karadeniz İşbirliği mütevazı da olsa bölge için başarılı hizmetler göstermektedir. İktisadi İşbirliği Teşkilatı başlangıçta İran ve Pakistan'la müşterek bir kuruluş iken bugün Azerbaycan'ı ve Orta Asya ülkelerinin çoğunu bir masa etrafında toplayabilmektedir.

Türkiye, Avrupa Birliği'nin kurduğu Akdeniz İşbirliği'nde yer almakta, Balkan İstikrar Paktı'na katılmış bulunmakta ve nihayet İslam Konferansı'nda aktif bir rol oynamaktadır.

Avrupa Konseyi, AGIT gibi tüm Avrupa kuruluşlarına üye olan ülkemizin Avrupa Birliğine katılması doğal ve beklenmesi gereken bir gelişme olmasına karşın kısmen bizden doğan kısmen de Avrupa'nın Türkiye'ye bakış açısından doğan nedenlerle iki taraflı bir belirsizlik ortamı içerisine girmiştir. Avrupa Birliğinin normları ve yapısı dinamik bir şekilde değişmektedir. Türkiye'nin tam üyelik için 1987'deki müracaatı sırasında mevcut olmayan ve eski Doğu bloku ülkeleri için 1990 yılında geliştirilen Kopenhag kriterleri Türkiye'nin adaylık sırasını bu ülkelerin de gerisine atmıştır. 

Avrupa Birliği ile bir adaylık statüsü kazanmış olmasına rağmen ilişkilerin geleceği ve tam üyeliğin oluşup oluşmayacağı konusunda ciddi belirsizlikler vardır. Avrupa Birliği'nin ısrarla Kıbrıs Rum Yönetimi'ni tüm Kıbrıs'ın temsilcisi olarak Avrupa Birliği'ne katma konusunda ifade ettiği irade, tahakkuk safhasına girerse, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılması imkanları ortadan kalkmış olabilecektir.

Burada şu soruları cevaplandırmak gerekir: Türkiye Avrupa Topluluğuna katılma siyasal hedefinden sarfınazar edebilir mi? Veya aslında bir iktisadi birlik olan AB ile kurmuş olduğumuz gümrük birliği bize yeter mi? Sadece NATO üyeliği bugüne kadar olduğu gibi önümüzdeki dönemler için Türkiye'nin Avrupa güvenliğindeki yeri bakımından kifayetli midir? Avrupa Birliğine katılma hedefinden vazgeçen veya vazgeçirilen bir Türkiye büyük Atatürk'ün ortaya koyduğu "çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak hedefine" ulaşmak için gerekli çaba ve iradeyi sürdürebilir mi? Bu soruların cevapları bugün karşımızda olan iç ve dış politika sorunlarının çözülebilmesi için son derece önemlidir. 

İster Avrupa Birliğine katılsın isterse dışında kalsın, Türkiye'nin tekrar Cumhuriyet dönemindeki gibi kazanmış olduğu bölge merkezi konumunu geliştirmesi her şeyden önce iç huzura ve ekonomisinin büyümesine bağlı olacaktır. 

Şurasını hatırlamak gerekir ki merkezi konumda devletlerin bu rollerini başarılı bir şekilde yürütebilmeleri için daima güçlü olmaları gerekir. Merkez konumundaki güçlü bir devlet nüfuzunu çevresine yayabilir, ancak bu konumda bulunan zayıf bir devlet dış güçlerin kendi içine doğru nüfuz yaymaları ve parçalanma tehlikesine açık kalır.

Yine unutmamamız gereken bir husus bugünkü uluslar arası ilişkilerde başarı kazanmak için ulusal güç faktörlerinin kifayet etmeyeceğidir. Siyasi coğrafyamız nasıl oransal olarak büyük bir askeri güç idame etmemizi gerektiriyorsa, pek çok savaşın masa başında kazanıldığını ve cephede kazanılan savaşların da yine masa başında kaybedildiğini, bunların örnekleri ile dolu tarihimizden biliyoruz. Türk diplomatlarının iyi yetişmiş, deneyimli ve becerili şahsiyetlerimizden oluşmasına karşın, ülkemizin bu yeni merkez konumu ve karşılaştığımız dış sorunların gerektirdiği uzman kadroların eksikliği, lojistik imkanların kısıtlılığı ve kendilerine verilen moral desteğin azlığı ve nihayet Dışişlerine tahsis edilen bütçenin toplam bütçenin yüzde yarımından ibaret olması bu deneyim ve becerilerin en etkin bir şekilde başarı sağlamalarını kısıtlayıcı faktörlerdir.

Merkezi konumda bir devlet haline gelmiş bulunan ülkemizin diplomasisi ve siyasal tanıtımı için ayırdığı bütçelerin de diğer güç unsurları için ayrılanlar yanında oransal olarak daha büyük bir pay alması gerekir.

Yine hatırda tutulması gereken bir hususa daha işaret etmek istiyorum. Merkez konumundaki büyük ve güçlü bir devletin cazibesine katılmamak ve onun mutlak nüfuzu altına girmemek için civarındaki devletlerin direniş göstereceklerini ve başka güçlerle ittifak kuracaklarını ve hatta pek çok konuda "ayağına basacaklarını" dikkate almak gerekir. Bu durum ise Türkiye'nin küçük büyük tüm komşuları ile ilişkilerinde ve beyanlarında dikkatli ve sorumlu olmaları  ve bu sorumluluğu politikalarına yansıtması  beklenmelidir. Diğer bir ifade ile merkezi konumda bulunan bir ülkenin, bu konumundan azami faydayı sağlayabilmesi için gerekli gücün yanında teenniye ve uzak görüşe de sahip olması bu gücün etkinliğini artıracak ve lüzumsuz tehlikelerden koruyacak bir faktördür.

Sözlerime son verirken son derece önemli bir noktaya da temas etmek istiyorum. Türkiye gelişmiş, sanayileşmiş, birey haklarına saygılı, demokratik ülkelerle, otokratik, teokratik, ekonomisi, ve gelişmişlik düzeyi geri ülkeler arasından geçen bir fay hattının da üzerindedir, ortasındadır. Uzun yıllardan beri Türkiye bu fay hattının gelişmiş devletler tarafında kendine yer bulmayı hedef almış, iç bünyesine ve dış politikasına buna göre yön vermiştir. Türkiye'yi bu fay hattının alt tarafına çekmek için içeriden ve dışarıdan etki ve çabalara şahit olmaktayız. Bir yandan bu çabalara karşı dururken, diğer yandan temel hedefimiz dikkate alındığında, önemsiz sayılabilecek konularda hata yapmamak gerekir.

Elindeki büyük askeri güç, yetişmiş insan gücü ve yükselen kültür değerleri ve bugünkü krizi atlattığı takdirde hızlı gelişmesine devam edecek olan ve bir çok medeniyetlerin merkezi olan Türkiye, çevresini gücünden yararlandıran bir ülke olarak yoluna devam edecektir.