“İnsan hakları”, son zamanlarda dünyanın her bölgesinde çok
konuşulan ve çağdaş medeniyetin bir parçası olarak kabul
edilen bir sosyal normlar dizisidir. Ondokuzuncu yüzyıldan beri
bu alanda batı ülkelerinin kabul ettiği standartlara ulaşamadığı
için ülkemiz sürekli olarak eleştirilmekte ve hatta
bu eksiklik ülkemize karşı bir baskı unsuru olarak da kullanılmaktadır.
Bu derste insan hakları kavramını kökeninden başlayan bir tarihsel
yaklaşımla ele alıp bugünkü günde insan haklarının, insan
hakları olarak kabul edilen standartları ve ülkemizdeki eksikliklere
değinmek istiyorum.
Moral Teori dediğimiz çerçeve, insan haklarının temelini
üç ana öge ile açıklıyor. Bunlardan biri “otonomi”
olarak tanımlanan, bireyin kendi özgürlüğünü
sınırsız olarak başkalarının özgürlüğüyle çatışmadan
kullanabilmesi hakkını tanımlar. İkinci öge, yararlı olma ögesidir.
Davranışlarımızda, çalışmalarımızda topluma yararlı olmak ve
başkalarına zarar vermemek bu ögenin ortaya koyduğu gereksinimdir.
Biraz açıklamak istersek, şunu diyebiliriz ki, siz özgürlüğünüzü
ancak başkalarına zarar vermeden topluma ve kendinize yarar sağlayacak
şekilde kullanma hakkına sahipsiniz. Üçüncü öge
ise, adalet ögesidir. Bu da insanların birbirlerine karşı eşit
ve dürüst bir şekilde davranmalarını tanımlar. Adalet kavramının
en başta gelen ilkesi yaşamın kutsallığıdır. Bu ilke bireyin kendinin
ve başkalarının hayatını koruması ve buna saygı duymasını gerektirir.
Bütün tek tanrılı dinler yukarıda belirttiğimiz ögeleri
şu veya bu şekilde kitaplarına dahil etmiş ve ahlak diye tanımladığımız,
toplulukta bireylerin bir arada yaşamasını gerektiren koşullar müslümanlık,
hıristiyanlık ve budizm gibi dinlerin öğretileri içerisinde
yer almıştır. Dinler arasındaki farklar temel ilkelerde değil uygulamalarda
görülebilmektedir. Bu uygulamalar, bazen din kitaplarında
tanımlanan, ancak, dini uygulayanlar tarafından yapılan yanlış tefsir
sonucunda, bireyin temel hak ve özgürlükleri din adına
kısıtlanabilmektedir.
İnsan hakları bakımından eski Yunan ve Roma döneminde mevcut siyasal
sistemin “Patrisyen” (Patricians) denilen eşrafa büyük özgürlükler
tanıdığını biliyoruz. Ancak, bu özgürlükler kadınlar,
köleler ve yabancılar için geçerli olmadığından monoteist
dinlerinkiyle büyük farklılıklar göstermektedir.
Rönesans dönemi, din adına insan haklarına ve özgürlüklerine
karşı yapılan saldırıları temsil eden ortaçağ zihniyetinden kurtuluş
dönemidir. Burada iki temel girişim görüyoruz. Bunlardan
biri insan haklarına doğru eski Yunan ve Roma modelini alan bir yaklaşım;
diğeri de hıristiyan dininin temeline yönelen protestan yaklaşımdır.
Rönesans ile birlikte Avrupa genelinde bireyin değeri konusunda
bir uyanış ve keyfi yönetimlere karşı bir direniş başlamıştır.
Her ne kadar İngiltere’de Magnakarta ile kralın haklarına belirli kısıtlamalar
getiriliyor ve hür insanların keyfi olarak hapsedilmeleri, öldürülmeleri
yasaklanıyor ve adaletin yerine getirilmesinin engellenmemesi öngörülüyor
ise de insan haklarıyla ilgili temel belge Fransız Ulusal Meclisi’nin
26 Ağustos 1789’da kabul ettiği İnsan Hakları Deklarasyonudur. Bu beyannamenin
özelliği giriş bölümünde en önemli insan haklarını
teker teker saymasıdır. Birinci maddeyse, “insan hür doğar hür
yaşar ve eşit haklara sahiptir” tanımını yaparak, moral teorinin üzerine
çıkmaktadır. Bununla beraber bu beyannamenin çağdaş insan
hakları standartlarının çok gerisinde olduğunu belirtmek yanlış
olmaz. Öncelikle bu beyanname bir yanda eşit hakları kabul ederken
diğer yanda sosyal farklılıkların genel toplum yararını ihlal edebileceğini
kabul etmektedir. İkinci büyük eksiklik ise beyannamenin sadece
erkekleri ilgilendirmesi, eski Yunan ve Roma düzeninde olduğu gibi
kadınlara bu hakları tanımamasıdır. O kadar ki 1791’de Coline Deborah
bir “Kadın Hakları Beyannamesi” hazırlamasının cezasını dört yıl
sonra giyotinle başı kesilmek suretiyle ödemiştir.
Fransız İhtilalinden İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar geçen
dönemde insan hakları uygulamalarında Roma-Yunan türü
yaklaşımın egemenliği süregelmiştir. İmparatorluk merkezlerinde
vatandaşlar insan haklarını genişletirken kolonilerde ve yabancılara
karşı bu hakları çiğnemeleri doğal karşılanmıştır.
İnsan Haklarını çağımızda tanımlayan ilk büyük belge,
Birleşmiş Milletlerin 1948 yılında kabul ettiği Evrensel İnsan Hakları
Beyannamesidir. Bu beyannamenin hazırlanmasında büyük emeği
geçen ABD Başkanının eşi Eleanor Roosevelt, BM Genel Kuruluna
beyannameyi takdim ederken şöyle diyordu: “Bu vesika bir yasa değildir;
yaptırım gücü yoktur. Ancak burada temsil edilen ulusların
müşterek vicdanlarının ortaya koyduğu prensiplerdir”. Bu belgeyi
insan haklarını ihlal eden diktatörler, müstemleke yöneticileri
olan ülkeler dahil Birleşmiş Milletlerde temsil edilen her ülke
imzalamıştı. Bu yüzden de bu beyanname kendi başına insan haklarının
önlenmesi konusunda büyük etkinlik kazanamamıştır. Ancak,
bu beyannamenin imzasından iki yıl sonra Türkiye’nin de aralarında
bulunduğu 12 Avrupa Konseyi ülkesi, kendi ülkelerinde insan
haklarına saygıyı yaptırımlara bağlayan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini
imzalamışlardır. Bugün Avrupa’nın 41 ülkesi bu Sözleşmenin
yarattığı sistemin ortaklarıdır. İnsan hakları bu sözleşmede
en geniş şekli ile tanımlanmakta ve bireyin devlet otoritesine karşı
makul bir şekilde korunmasını hedeflemektedir. Bireyin kendi ülkesinde
sağlayamadığı insan hak ve özgürlüklerini elde etmek
için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurma hakkına sahip
olması, ve bir devletin diğer devlet aleyhine insan haklarını ihlal
ettiği savı ile dava açabilmesi haklarının bu Sözleşme ile
getirilmiş olması artık insan hak ve özgürlüklerini devletlerin
bir iç işi olmaktan çıkarıp uluslararası düzeyde
korunmasını gerektiren haklar haline getirmiştir. Türkiye Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkını ancak 1987 yılında
kabul etmiştir. O tarihten beri Türkiye’deki insan hakları uygulamaları
Avrupa Konseyi organlarının sıkı denetimi altında olup bu konuda Türk
vatandaşlarının Türk hükümetine karşı açtıkları
pek çok dava Strasbourg’da görülmektedir. Bu konuda
Türkiye yalnız değildir. Hemen bütün Avrupa ülkelerinin
vatandaşları kendi hükümetlerini şu veya bu insan hakkı veya
özgürlük kısıtlamaları nedeni ile dava etmektedir. Son
yıllarda Türk hükümetine karşı şikayetlerde özellikle
Güney Doğu olayları dolayısı ile önemli bir artış görülmüştür.
Bunun diğer bir nedeni de İnsan Hakları Mahkemesine müracaat yolunun
açık olduğuna dair kamu oyunda artan bilgidir.
Bilindiği gibi Amerika Birleşik Devletleri zaman zaman çelişkili
olsa da insan haklarının tüm dünyaya yayılması konusunda İkinci
Dünya Savaşından beri ciddi çabalar sarf etmektedir. Batı
Avrupa’daki ülkeler ve kuruluşlar da bu alanda, yer yer iki yüzlülük
gösterseler de, faal bir tutum göstermektedirler. Bazen insan
hak ve özgürlükleri otoriter rejimleri sarmak için
de kullanılmıştır. 1975 yılında Helsinki’de tüm Avrupa ülkeleri
arasında imzalanan Helsinki Nihai Senedi sayesinde Sovyetler Birliğinde
ve kontrolü altındaki Doğu Avrupa ülkelerinde insan hakları
ve özellikle haberleşme özgürlüğü alanında
bazı adımlar atıldı. 1989 yılında Sovyet bloğunun dağılmasından hemen
sonra yeni durumu dikkate almak üzere 1990 Paris Şartı dediğimiz
bir vesika imzalandı. Bu suretle Helsinki’de başlayan ve insan hakları
ile birlikte güvenlik ve işbirliğini koruma ve geliştirme süreci
bir uluslararası kuruluş haline geldi. Paris Şartı ayni zamanda her
bireyin düşünce, vicdan, dil özgürlüğü
yanında toplanma, dernek kurma, dolaşım özgürlüğü
gibi demokratik yönetimlerin vazgeçilmez niteliklerini de
tanımlamaktadır. Yine bu Şart, keyfi tutuklanma, gözaltına alınma,
işkence gibi Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri
Sözleşmesinde var olan ilkeleri de içermektedir. Bu Sözleşme
tüm eski Sovyetler Birliği ülkeleri ile Avrupa Konseyine dahil
olmayan ülkeleri de kapsamakta olmasına karşın Sözleşmedeki
gibi bir yaptırım mekanizmasına sahip değildir. Bununla beraber AGİK’in
Avrupa güvenliğindeki rolü Avrupa Konseyinin çalışma
alanı dışında kalmaktadır.
Avrupa Birliği, bu kuruluşa tam üye olarak katılmak isteyen adaylar
için Kopenhag’da toplanan bir konferansın sonucunda Kopenhag
Kriterleri adı altında bir seri koşul kabul etti. Bu kriterler en başta
aday ülkelerin demokrasiye ve yasa düzenine sahip olmalarını,
insan haklarına ve azınlıklara saygı göstererek onların korunması
için düzenli bir çaba göstermelerini şart koşmaktadır.
Bu ülkelerin, AB içindeki piyasa ilişkilerinin ve rekabetin
baskısı ile baş edebilecek sağlıklı bir ekonomiye sahip olmalarını ve
üyeliğin getireceği yükümlülükleri yerine getirme
yeteneğine ulaştıklarını ispatlamaları da beklenmektedir. Bunlara ek
olarak her aday ülkenin kendi kanun ve nizamlarını kendi ulusal
yasa düzenine dahil etmiş olmaları da Kopenhag kriterleri arasındadır.
Ülkemizdeki insan hakları sorununa gelince. Osmanlı Devleti’nde,
halifelik ve padişahlık sisteminin katı otokrasi kuralları içerisinde,
kişilerin adalet dışında çağdaş insan haklarından yeterli şekilde
yararlanabildiği söylenemez. Fransız İhtilali’nin getirdiği “Kardeşlik,
Eşitlik ve Özgürlük” prensipleri, Osmanlı Devleti’nin
gerileme çağında, büyük batı ülkeleri yararına
Osmanlı’ya karşı bir araç olarak kullanılmış ve bu hakların Osmanlı
Devleti’nde yaşayan hıristiyanlara da tanınması hususunda büyük
baskılar yapılmıştır. 1839 Gülhane Hattı Hümayunu büyük
ölçüde bu baskıların sonucu olarak çıkarılmıştır.
O tarihten itibaren Türkiye üzerindeki baskılar devam ediyor,
ancak, 1846 Kırım Savaşı’nda Fransa ve İngiltere’nin müttefiki
olarak Rusya ile savaşan Osmanlı Devleti’ne 1856 Paris Konferansı’nda
Avrupa Kamu Yönetimi’nin bir üyesi sıfatı veriliyordu. Fakat
bu sıfat gösterişte kalıyor, Osmanlı Devleti’ndeki hıristiyanların
ülkeyi parçalamaları için gerek insan hakları, gerekse
kapitülasyonlar birer araç olarak kullanılıyordu. 1868 Berlin
Konferansı ile, Hıristiyan azınlıkları koruma görevini batı ülkeleri
resmen üzerlerine alıyorlardı. 1923 Lozan Anlaşması Türkiye’deki
hıristiyan azınlıklara özel haklar tanıyor ve bu suretle uzun süre
Avrupa’nın Türkiye’yi insan hakları konusunda eleştirmeleri için
bir neden kalmıyordu. Esasen Portekiz’de Salazar, İspanya’da Franko,
İtalya’da Mussolini, Almanya’da Hitler, Sovyetler Birliği’nde Stalin
insan haklarının yok edilmesinin örneklerini veriyorlardı. Bu dönemde
Fransız İhtilali’nin getirdiği “Eşitlik, Kardeşlik ve Özgürlük”
rafa kaldırılmış bulunuyordu.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yukarıda anlattığımız sözleşmeler
ve uluslararası konjonktürdeki değişiklikler sayesinde Türkiye
tekrar insan hakları konusunda eleştiri masasına yatırılmış gözükmektedir.
Gerçekte yukarıda belirttiğimiz diktatörlüklerin büyük
bölümü İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra geçen
süre içerisinde yüksek demokratik standartları yakalamış
olmalarına rağmen Türkiye’nin henüz bu standartlara ulaşamadığı
bir gerçektir. Bunun nedenlerini araştıracak olursak batı ülkelerinin
çoğunluğunda sanayileşme ve kentleşme oranıyla birlikte okur-yazarlık
ve eğitim standartları oldukça yüksek düzeydedir. Örneğin
Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin tarımla uğraşan kırsal kesim
nüfusu %10 veya daha altındadır. Halbuki ülkemizde son otuz
yıldır vuku bulan hızlı kentleşmeye rağmen 1965’de nüfusun %85’i
köylerde yaşarken, bugün kent nüfusu %15’ten ancak %65’e
çıkabilmiştir. Tabiatıyla bu hızlı kentleşmenin getirdiği sosyal,
kültürel, eğitimsel ve ekonomik sorunların çok kısa
bir zamanda Batı Avrupa düzeyine çıkmasına imkan yoktur.
Son yıllarda insan hakları bilincinin yaygınlaştırılması için
özel bir çaba harcanmasına rağmen kökleşmiş toplumsal
davranış biçimlerinin çok kısa bir süre içerisinde
değiştirilmesi zordur. Ancak Türkiye bu yolda hızla ilerlemektedir.
Avrupa Birliği’ne üye olsun veya olmasın önümüzdeki
10-15 yıl içerisinde insan hakları standardı bakımından Türkiye’nin
Avrupa normlarına ulaşması kaçınılmazdır.
|