Avrupa ve İnsan Hakları

Seyfi Taşhan, 23.11.2000


“İnsan hakları”, son zamanlarda dünyanın her bölgesinde çok konuşulan ve çağdaş medeniyetin bir parçası olarak kabul edilen bir sosyal normlar dizisidir. Ondokuzuncu yüzyıldan beri bu alanda batı ülkelerinin kabul ettiği standartlara ulaşamadığı için ülkemiz sürekli olarak eleştirilmekte ve hatta bu eksiklik ülkemize karşı bir baskı unsuru olarak da kullanılmaktadır.

Bu derste insan hakları kavramını kökeninden başlayan bir tarihsel yaklaşımla ele alıp bugünkü günde insan haklarının, insan hakları olarak kabul edilen standartları ve ülkemizdeki eksikliklere değinmek istiyorum.

Moral Teori dediğimiz çerçeve, insan haklarının temelini üç ana öge ile açıklıyor. Bunlardan biri “otonomi” olarak tanımlanan, bireyin kendi özgürlüğünü sınırsız olarak başkalarının özgürlüğüyle çatışmadan kullanabilmesi hakkını tanımlar. İkinci öge, yararlı olma ögesidir. Davranışlarımızda, çalışmalarımızda topluma yararlı olmak ve başkalarına zarar vermemek bu ögenin ortaya koyduğu gereksinimdir. Biraz açıklamak istersek, şunu diyebiliriz ki, siz özgürlüğünüzü ancak başkalarına zarar vermeden topluma ve kendinize yarar sağlayacak şekilde kullanma hakkına sahipsiniz. Üçüncü öge ise, adalet ögesidir. Bu da insanların birbirlerine karşı eşit ve dürüst bir şekilde davranmalarını tanımlar. Adalet kavramının en başta gelen ilkesi yaşamın kutsallığıdır. Bu ilke bireyin kendinin ve başkalarının hayatını koruması ve buna saygı duymasını gerektirir. 

Bütün tek tanrılı dinler yukarıda belirttiğimiz ögeleri şu veya bu şekilde kitaplarına dahil etmiş ve ahlak diye tanımladığımız, toplulukta bireylerin bir arada yaşamasını gerektiren koşullar müslümanlık, hıristiyanlık ve budizm gibi dinlerin öğretileri içerisinde yer almıştır. Dinler arasındaki farklar temel ilkelerde değil uygulamalarda görülebilmektedir. Bu uygulamalar, bazen din kitaplarında tanımlanan, ancak, dini uygulayanlar tarafından yapılan yanlış tefsir sonucunda, bireyin temel hak ve özgürlükleri din adına kısıtlanabilmektedir. 

İnsan hakları bakımından eski Yunan ve Roma döneminde mevcut siyasal sistemin “Patrisyen” (Patricians) denilen eşrafa büyük özgürlükler tanıdığını biliyoruz. Ancak, bu özgürlükler kadınlar, köleler ve yabancılar için geçerli olmadığından monoteist dinlerinkiyle büyük farklılıklar göstermektedir.

Rönesans dönemi, din adına insan haklarına ve özgürlüklerine karşı yapılan saldırıları temsil eden ortaçağ zihniyetinden kurtuluş dönemidir. Burada iki temel girişim görüyoruz. Bunlardan biri insan haklarına doğru eski Yunan ve Roma modelini alan bir yaklaşım; diğeri de hıristiyan dininin temeline yönelen protestan yaklaşımdır.

Rönesans ile birlikte Avrupa genelinde bireyin değeri konusunda bir uyanış ve keyfi yönetimlere karşı bir direniş başlamıştır. Her ne kadar İngiltere’de Magnakarta ile kralın haklarına belirli kısıtlamalar getiriliyor ve hür insanların keyfi olarak hapsedilmeleri, öldürülmeleri yasaklanıyor ve adaletin yerine getirilmesinin engellenmemesi öngörülüyor ise de insan haklarıyla ilgili temel belge Fransız Ulusal Meclisi’nin 26 Ağustos 1789’da kabul ettiği İnsan Hakları Deklarasyonudur. Bu beyannamenin özelliği giriş bölümünde en önemli insan haklarını teker teker saymasıdır. Birinci maddeyse, “insan hür doğar hür yaşar ve eşit haklara sahiptir” tanımını yaparak, moral teorinin üzerine çıkmaktadır. Bununla beraber bu beyannamenin çağdaş insan hakları standartlarının çok gerisinde olduğunu belirtmek yanlış olmaz. Öncelikle bu beyanname bir yanda eşit hakları kabul ederken diğer yanda sosyal farklılıkların genel toplum yararını ihlal edebileceğini kabul etmektedir. İkinci büyük eksiklik ise beyannamenin sadece erkekleri ilgilendirmesi, eski Yunan ve Roma düzeninde olduğu gibi kadınlara bu hakları tanımamasıdır. O kadar ki 1791’de Coline Deborah bir “Kadın Hakları Beyannamesi” hazırlamasının cezasını dört yıl sonra giyotinle başı kesilmek suretiyle ödemiştir.

Fransız İhtilalinden İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar geçen dönemde insan hakları uygulamalarında Roma-Yunan türü yaklaşımın egemenliği süregelmiştir. İmparatorluk merkezlerinde vatandaşlar insan haklarını genişletirken kolonilerde ve yabancılara karşı bu hakları çiğnemeleri doğal karşılanmıştır.

İnsan Haklarını çağımızda tanımlayan ilk büyük belge, Birleşmiş Milletlerin 1948 yılında kabul ettiği Evrensel İnsan Hakları Beyannamesidir. Bu beyannamenin hazırlanmasında büyük emeği geçen ABD Başkanının eşi Eleanor Roosevelt, BM Genel Kuruluna beyannameyi takdim ederken şöyle diyordu: “Bu vesika bir yasa değildir; yaptırım gücü yoktur. Ancak burada temsil edilen ulusların müşterek vicdanlarının ortaya koyduğu prensiplerdir”. Bu belgeyi insan haklarını ihlal eden diktatörler, müstemleke yöneticileri olan ülkeler dahil Birleşmiş Milletlerde temsil edilen her ülke imzalamıştı. Bu yüzden de bu beyanname kendi başına insan haklarının önlenmesi konusunda büyük etkinlik kazanamamıştır. Ancak, bu beyannamenin imzasından iki yıl sonra Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 12 Avrupa Konseyi ülkesi, kendi ülkelerinde insan haklarına saygıyı yaptırımlara bağlayan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini imzalamışlardır. Bugün Avrupa’nın 41 ülkesi bu Sözleşmenin yarattığı sistemin ortaklarıdır.  İnsan hakları bu sözleşmede en geniş şekli ile tanımlanmakta ve bireyin devlet otoritesine karşı makul bir şekilde korunmasını hedeflemektedir. Bireyin kendi ülkesinde sağlayamadığı insan hak ve özgürlüklerini elde etmek için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurma hakkına sahip olması, ve bir devletin diğer devlet aleyhine insan haklarını ihlal ettiği savı ile dava açabilmesi haklarının bu Sözleşme ile getirilmiş olması artık insan hak ve özgürlüklerini devletlerin bir iç işi olmaktan çıkarıp uluslararası düzeyde korunmasını gerektiren haklar haline getirmiştir. Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkını ancak 1987 yılında kabul etmiştir. O tarihten beri Türkiye’deki insan hakları uygulamaları Avrupa Konseyi organlarının sıkı denetimi altında olup bu konuda Türk vatandaşlarının Türk hükümetine karşı açtıkları pek çok dava Strasbourg’da görülmektedir. Bu konuda Türkiye yalnız değildir. Hemen bütün Avrupa ülkelerinin vatandaşları kendi hükümetlerini şu veya bu insan hakkı veya özgürlük kısıtlamaları nedeni ile dava etmektedir. Son yıllarda Türk hükümetine karşı şikayetlerde özellikle Güney Doğu olayları dolayısı ile önemli bir artış görülmüştür. Bunun diğer bir nedeni de İnsan Hakları Mahkemesine müracaat yolunun açık olduğuna dair kamu oyunda artan bilgidir.

Bilindiği gibi Amerika Birleşik Devletleri zaman zaman çelişkili olsa da insan haklarının tüm dünyaya yayılması konusunda İkinci Dünya Savaşından beri ciddi çabalar sarf etmektedir. Batı Avrupa’daki ülkeler ve kuruluşlar da bu alanda, yer yer iki yüzlülük gösterseler de, faal bir tutum göstermektedirler. Bazen insan hak ve özgürlükleri otoriter rejimleri sarmak için de kullanılmıştır. 1975 yılında Helsinki’de tüm Avrupa ülkeleri arasında imzalanan Helsinki Nihai Senedi sayesinde Sovyetler Birliğinde ve kontrolü altındaki Doğu Avrupa ülkelerinde insan hakları ve özellikle haberleşme özgürlüğü alanında bazı adımlar atıldı. 1989 yılında Sovyet bloğunun dağılmasından hemen sonra yeni durumu dikkate almak üzere 1990 Paris Şartı dediğimiz bir vesika imzalandı. Bu suretle Helsinki’de başlayan ve insan hakları ile birlikte güvenlik ve işbirliğini koruma ve geliştirme süreci bir uluslararası kuruluş haline geldi. Paris Şartı ayni zamanda her bireyin düşünce, vicdan, dil özgürlüğü yanında toplanma, dernek kurma, dolaşım özgürlüğü gibi demokratik yönetimlerin vazgeçilmez niteliklerini de tanımlamaktadır. Yine bu Şart, keyfi tutuklanma, gözaltına alınma, işkence gibi Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesinde var olan ilkeleri de içermektedir. Bu Sözleşme tüm eski Sovyetler Birliği ülkeleri ile Avrupa Konseyine dahil olmayan ülkeleri de kapsamakta olmasına karşın Sözleşmedeki gibi bir yaptırım mekanizmasına sahip değildir. Bununla beraber AGİK’in Avrupa güvenliğindeki rolü Avrupa Konseyinin çalışma alanı dışında kalmaktadır.

Avrupa Birliği, bu kuruluşa tam üye olarak katılmak isteyen adaylar için Kopenhag’da toplanan bir konferansın sonucunda Kopenhag Kriterleri adı altında bir seri koşul kabul etti. Bu kriterler en başta aday ülkelerin demokrasiye ve yasa düzenine sahip olmalarını, insan haklarına ve azınlıklara saygı göstererek onların korunması için düzenli bir çaba göstermelerini şart koşmaktadır.  Bu ülkelerin, AB içindeki piyasa ilişkilerinin ve rekabetin baskısı ile baş edebilecek sağlıklı bir ekonomiye sahip olmalarını ve üyeliğin getireceği yükümlülükleri yerine getirme yeteneğine ulaştıklarını ispatlamaları da beklenmektedir. Bunlara ek olarak her aday ülkenin kendi kanun ve nizamlarını kendi ulusal yasa düzenine dahil etmiş olmaları da Kopenhag kriterleri arasındadır. 

Ülkemizdeki insan hakları sorununa gelince. Osmanlı Devleti’nde, halifelik ve padişahlık sisteminin katı otokrasi kuralları içerisinde, kişilerin adalet dışında çağdaş insan haklarından yeterli şekilde yararlanabildiği söylenemez. Fransız İhtilali’nin getirdiği “Kardeşlik, Eşitlik ve Özgürlük” prensipleri, Osmanlı Devleti’nin gerileme çağında, büyük batı ülkeleri yararına Osmanlı’ya karşı bir araç olarak kullanılmış ve bu hakların Osmanlı Devleti’nde yaşayan hıristiyanlara da tanınması hususunda büyük baskılar yapılmıştır. 1839 Gülhane Hattı Hümayunu büyük ölçüde bu baskıların sonucu olarak çıkarılmıştır. 

O tarihten itibaren Türkiye üzerindeki baskılar devam ediyor, ancak, 1846 Kırım Savaşı’nda Fransa ve İngiltere’nin müttefiki olarak Rusya ile savaşan Osmanlı Devleti’ne 1856 Paris Konferansı’nda Avrupa Kamu Yönetimi’nin bir üyesi sıfatı veriliyordu. Fakat bu sıfat gösterişte kalıyor, Osmanlı Devleti’ndeki hıristiyanların ülkeyi parçalamaları için gerek insan hakları, gerekse kapitülasyonlar birer araç olarak kullanılıyordu. 1868 Berlin Konferansı ile, Hıristiyan azınlıkları koruma görevini batı ülkeleri resmen üzerlerine alıyorlardı. 1923 Lozan Anlaşması Türkiye’deki hıristiyan azınlıklara özel haklar tanıyor ve bu suretle uzun süre Avrupa’nın Türkiye’yi insan hakları konusunda eleştirmeleri için bir neden kalmıyordu. Esasen Portekiz’de Salazar, İspanya’da Franko, İtalya’da Mussolini, Almanya’da Hitler, Sovyetler Birliği’nde Stalin insan haklarının yok edilmesinin örneklerini veriyorlardı. Bu dönemde Fransız İhtilali’nin getirdiği “Eşitlik, Kardeşlik ve Özgürlük” rafa kaldırılmış bulunuyordu. 

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yukarıda anlattığımız sözleşmeler ve uluslararası konjonktürdeki değişiklikler sayesinde Türkiye tekrar insan hakları konusunda eleştiri masasına yatırılmış gözükmektedir. Gerçekte yukarıda belirttiğimiz diktatörlüklerin büyük bölümü İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra geçen süre içerisinde yüksek demokratik standartları yakalamış olmalarına rağmen Türkiye’nin henüz bu standartlara ulaşamadığı bir gerçektir. Bunun nedenlerini araştıracak olursak batı ülkelerinin çoğunluğunda sanayileşme ve kentleşme oranıyla birlikte okur-yazarlık ve eğitim standartları oldukça yüksek düzeydedir. Örneğin Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin tarımla uğraşan kırsal kesim nüfusu %10 veya daha altındadır. Halbuki ülkemizde son otuz yıldır vuku bulan hızlı kentleşmeye rağmen 1965’de nüfusun %85’i köylerde yaşarken, bugün kent nüfusu %15’ten ancak %65’e çıkabilmiştir. Tabiatıyla bu hızlı kentleşmenin getirdiği sosyal, kültürel, eğitimsel ve ekonomik sorunların çok kısa bir zamanda Batı Avrupa düzeyine çıkmasına imkan yoktur. Son yıllarda insan hakları bilincinin yaygınlaştırılması için özel bir çaba harcanmasına rağmen kökleşmiş toplumsal davranış biçimlerinin çok kısa bir süre içerisinde değiştirilmesi zordur. Ancak Türkiye bu yolda hızla ilerlemektedir. Avrupa Birliği’ne üye olsun veya olmasın önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde insan hakları standardı bakımından Türkiye’nin Avrupa normlarına ulaşması kaçınılmazdır.