|
Kıbrıs konusunda ülkemizde ve Kuzey
Kıbrıs’ta birkaç temel yaklaşım izlenebiliyor. Bu yaklaşımların
benzerleri de Yunanistan ve Güney Kıbrıs için de
geçerli. Bilindiği gibi 1572 yılından beri bir Osmanlı
toprağı olan, 1878’de yönetimi İngilizlere bırakılan, 1914’te
bir müstemleke olarak İngiltere’ye ilhak edilen ve
1923 Lozan Antlaşması ile İngiltere’ye aidiyeti tanınan Kıbrıs’ta
yaşayan Kıbrıs Türk halkı Lozan’da kendilerine tanınan
TC uyrukluğuna geçmeleri önerisini kabul etmemiş
ve Türkiye’ye göç etmek yerine Kıbrıs’ta kalarak
İngiliz pasaportu almayı doğal olarak tercih etmişlerdir. Türkiye
için Kıbrıs sorununun 1955 yılında Başpiskapos Makarios’un
terör yolu ile adayı Yunanistan ile birleştirme gayretine
girişmesi ve Türk kamu oyunda da Adanın taksimi fikrinin
oluşması ile başladığını hatırda tutmakta yarar vardır.
Bundan sonraki olaylar ve dünyadaki
güç dengeleri Adanın ne taksim edilebileceğini ne
de Yunanistan’a verilebileceğini göstermiştir. Bunun sonucu
ise bir fonksiyonel Federasyon sayılabilecek bir rejimin kurulması
idi. Ancak Rumların bu fikri benimsemeyerek 1964, 1967 ve nihayet
1974’te adayı ele geçirmek için yaptıkları darbe
ve emri-vaki deneyimleri nihayet Türkiye’nin Ada’ya Garanti
Anlaşması hükümlerine göre askeri müdahalede
bulunmasına ve geçen süre içerisinde Türkleri
kuzey’de toplayarak bir bütünlüğe sahip Türk
bölgesi kurmasına ve burada Kıbrıs Türklerinin Kuzey’de
bir Federe Cumhuriyet kurmalarına ve daha sonra da bağımsızlık
ilan etmelerine yol açmıştır. Aslında Türkiye Cumhuriyetinin
1974 yılında Kıbrıs’a yaptığı askeri müdahalenin nedeni
Garanti Anlaşmasına göre Kıbrıs’ta ‘önceki durumun
yeniden kurulması’ idi. Ancak müdahalenin yapılış tarzı
ve sonradan medya ve siyasi partilerimiz genellikle bunu Kıbrıs’ın
taksimi ya da fethi olarak takdim etmeleri ve ilaveten Kıbrıs’a
Türkiye savunmasında stratejik önem atfedilmesi Kıbrıs
sorununu ulusal bir sorun niteliğine kavuşturmuştur. Kıbrıs’ı
Helenizm’in bir parçası addeden ve ENONİS hayalinden
vazgeçmeyen Rum kesiminin de ayni konuyu bir milli dava
olarak kabullenmesi karşısında iki taraf liderlerinin bir arada
yaşamak için çözüm bulma imkanlarını
büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.
Türkiye hariç tüm Birleşmiş Milletler üyeleri
Kıbrıs Rum kesiminin yönetimini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak
tanımış ve 1983’te bağımsızlığını ilan eden Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyetini, Türkiye dışında hiçbir devlet tanımamıştır.
Avrupa Birliği Yunanistan’ı daha önceden
üyeliğe almış olduğu için genişleme programına Kıbrıs’ı
da dahil etmek zorunda kalmış, ancak bu üyelik gerçekleşmeden
önce Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi koşullarının araştırılmasına
başlanmıştır. BM Genel Sekreterinin nezaretinde yapılan müzakerelerde
1964’ten önceki rejime benzer ancak bu defa iki eşit kurucu
devlet ve iki kesimli bir Cumhuriyet kurulması esasına dayalı
Annan Planının çerçevesinde bir çözüme
ulaşılmasını her iki Kıbrıs yönetimi ile birlikte Türkiye
ve Yunanistan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve
AB Konseyi kabul etmişlerdir. Bu çözüm yine
adanın Helenizm’in bir parçası olarak Yunanistan’la birleşmesini
ve Türklerin bir azınlık konumuna gelmelerini önlemekte,
ayni zamanda Ada’nın taksimini veya Kuzey bölümünün
Türkiye’ye katılmasına da engel olmaktadır. Plandaki eksiklikler
ve tarafların hoşlanmadığı hususlar önce Kıbrıs liderleri
ve daha sonra Türkiye ve Yunanistan arasında müzakere
edilecek ve anlaşma sağlanamayan hususlar BM Genel sekreteri
tarafından sonuçlandırılacaktır.
Yunanistan ve Rum kesiminde ENOSİS
ve Helenizm davasından vazgeçmeyen Akritas Planını hazırlayan
yöneticiler ile Kuzey Kıbrıs Cumhuriyetini ilan eden Türk
müzakereciler arasında Planın detayları üzerindeki
müzakerelerde kendilerine ters gelen hususlarda aşırı titizlik
gösterecekleri ve kendi tutumlarını haklı göstermek
için gerek planı ve gerekse karşı tarafların davranışları
kötülemek yoluna gidecekleri ve kendi kamu oylarını
ve Anavatanları etkilemeye çalışacakları beklenebilir.
Nitekim, gerek Sayın Denktaş’ın gerekse Papadapoulos’un son
beyanları ve görüşmelerin gizlilik kararına
uymamaları bu davranışın göstergesi olmaktadır. Hiç
şüphe yok Türk tarafının planda öngörülen
iki kesimlilik prensibini ihlal eden ‘geri dönüş’
ve ‘mülkiyet’ hakları gibi maddeler Türklerin ilerideki
güvenliği bakımından mutlaka düzeltilmesi gereken
hususlardır. Rum tarafının müzakerelerde bu değişiklikleri
kabul etmeleri pek mümkün değildir. Esasen Rumların
mevcut tutumu usul yönünden yaptıkları itirazlar dikkate
alındığında müzakerelerde bir çözüme varılmasını
önlemek ve bunu yaparken de kabahati Türk tarafında
göstermeye yönelik olarak görünmektedir.
Referandumdan önce Türk ve Yunan taraflarının anlaşmayı
kendi Parlamentolarına sunmaları konusunda yapılan itiraz plan
reddedilecekse bunu Türk tarafının yapması için
öne sürülmüş bir tekliftir. Ayrıca Kıbrıs
Rum kesiminde yapılan anketlerde Planın reddedileceği yönünde
ortaya atılan iddialara da inanmak güçtür.
Bunun bedelinin de kendileri için ne kadar ağır olacağı
yıllardır mücadele etmiş oldukları taksimin bu defa kendileri
tarafından sağlanacağının ve dünya kamu oyunda şimdiye
kadarki çözümsüzlüğün sorumlusunun
Rumlar olduğunun anlaşılacağının mutlaka farkında olacaklardır.
Yine de hiç şüphe yok Adada Türk
ve Rum kesimi liderlerinin pek çok noktada çözüme
varamayacaklarını söylemek hatalı olmayacaktır. En hassas
diplomatik pazarlık Yunan ve Türk diplomatları arasında
cereyan edecektir. Kanımca meselede son çözüm
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından değil iki
taraf diplomatlarınca sağlanacaktır. Zira bu safhada BM Genel
Sekreteri ne tür çözümlere mütemayil
olduğunu taraflara ihsas edecek ve onların bu noktalarda anlaşarak
Türk Yunan dostluk ve işbirliğinin yeni bir örneğini
vermelerine ve Ege sorunlarının çözümü
için daha müsait bir hava yaratmalarına imkan verecektir.
Kıbrıs sorununun çözümünün
Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılım müzakerelerine
2005 yılında başlayarak 2013 veya 2015 tarihine kadar Birliğe
üye olma sürecinin başlamasında yeterli olmayacağı,
ancak büyük kolaylık sağlayacağı AB Bakanlar konseyinin
görüşüdür. Türk tarafının Kıbrıs’ta
fetihçileri ve ilhakçıları bir kenarda bırakarak
yeni dünya konjonktürüne uygun bir çözüme
taraftar olması için yeterli nedenlerden en önemlisi
de artık yeni dünya sisteminde uluslar arası ilişkilerde
küreselleşme ve barışçı ilişkilerin yanında bölgesel
bütünleşme arayışlarının onu Avrupa ile bütünleşmeye
zorlamasıdır. Bu temel stratejik hedefin sağlanmasını engellemek
ülkemizin çıkarlarını savunan ve gerçekleri
gören devlet adamlarının göze alamayacağı kadar büyük
risk ve sorumluluk içerir.
Bu yazı Zaman Gazetesinde yayınlanmıştır..
|