Kıbrıs: Geçmişten bugüne ve yarına kısa bir bakış

Seyfi Taşhan, 26.02.2004


Kıbrıs konusunda ülkemizde ve Kuzey Kıbrıs’ta birkaç temel yaklaşım izlenebiliyor. Bu yaklaşımların benzerleri de Yunanistan ve Güney Kıbrıs için de geçerli. Bilindiği gibi 1572 yılından beri bir Osmanlı toprağı olan, 1878’de yönetimi İngilizlere bırakılan, 1914’te bir müstemleke olarak İngiltere’ye ilhak edilen  ve 1923 Lozan Antlaşması ile İngiltere’ye aidiyeti tanınan Kıbrıs’ta yaşayan Kıbrıs Türk halkı Lozan’da kendilerine tanınan TC uyrukluğuna geçmeleri önerisini kabul etmemiş ve Türkiye’ye göç etmek yerine Kıbrıs’ta kalarak İngiliz pasaportu almayı doğal olarak tercih etmişlerdir. Türkiye için Kıbrıs sorununun 1955 yılında Başpiskapos Makarios’un terör yolu ile adayı Yunanistan ile birleştirme gayretine girişmesi ve Türk kamu oyunda da Adanın taksimi fikrinin oluşması ile başladığını hatırda tutmakta yarar vardır.

Bundan sonraki olaylar ve dünyadaki güç dengeleri Adanın ne taksim edilebileceğini ne de Yunanistan’a verilebileceğini göstermiştir. Bunun sonucu ise bir fonksiyonel Federasyon sayılabilecek bir rejimin kurulması idi. Ancak Rumların bu fikri benimsemeyerek 1964, 1967 ve nihayet 1974’te adayı ele geçirmek için yaptıkları darbe ve emri-vaki deneyimleri nihayet Türkiye’nin Ada’ya Garanti Anlaşması hükümlerine göre askeri müdahalede bulunmasına ve geçen süre içerisinde Türkleri kuzey’de toplayarak bir bütünlüğe sahip Türk bölgesi kurmasına ve burada Kıbrıs Türklerinin Kuzey’de bir Federe Cumhuriyet kurmalarına ve daha sonra da bağımsızlık ilan etmelerine yol açmıştır. Aslında Türkiye Cumhuriyetinin 1974 yılında Kıbrıs’a yaptığı askeri müdahalenin nedeni Garanti Anlaşmasına göre Kıbrıs’ta ‘önceki durumun yeniden kurulması’ idi. Ancak müdahalenin yapılış tarzı ve sonradan medya ve siyasi partilerimiz genellikle bunu Kıbrıs’ın taksimi ya da fethi olarak takdim etmeleri ve ilaveten Kıbrıs’a Türkiye savunmasında stratejik önem atfedilmesi Kıbrıs sorununu ulusal bir sorun niteliğine kavuşturmuştur. Kıbrıs’ı Helenizm’in bir parçası addeden ve ENONİS hayalinden vazgeçmeyen Rum kesiminin de ayni konuyu bir milli dava olarak kabullenmesi karşısında iki taraf liderlerinin bir arada yaşamak için çözüm bulma imkanlarını büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Türkiye hariç tüm Birleşmiş Milletler üyeleri Kıbrıs Rum kesiminin yönetimini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımış ve 1983’te bağımsızlığını ilan eden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini, Türkiye dışında hiçbir devlet tanımamıştır.

Avrupa Birliği Yunanistan’ı daha önceden üyeliğe almış olduğu için genişleme programına Kıbrıs’ı da dahil etmek zorunda kalmış, ancak bu üyelik gerçekleşmeden önce Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi koşullarının araştırılmasına başlanmıştır. BM Genel Sekreterinin nezaretinde yapılan müzakerelerde 1964’ten önceki rejime benzer ancak bu defa iki eşit kurucu devlet ve iki kesimli bir Cumhuriyet kurulması esasına dayalı Annan Planının çerçevesinde bir çözüme ulaşılmasını her iki Kıbrıs yönetimi ile birlikte Türkiye ve Yunanistan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve AB Konseyi kabul etmişlerdir. Bu çözüm yine adanın Helenizm’in bir parçası olarak Yunanistan’la birleşmesini ve Türklerin bir azınlık konumuna gelmelerini önlemekte, ayni zamanda Ada’nın taksimini veya Kuzey bölümünün Türkiye’ye katılmasına da engel olmaktadır. Plandaki eksiklikler ve tarafların hoşlanmadığı hususlar önce Kıbrıs liderleri ve daha sonra Türkiye ve Yunanistan arasında müzakere edilecek ve anlaşma sağlanamayan hususlar BM Genel sekreteri tarafından sonuçlandırılacaktır.

 Yunanistan ve Rum kesiminde ENOSİS ve Helenizm davasından vazgeçmeyen Akritas Planını hazırlayan yöneticiler ile Kuzey Kıbrıs Cumhuriyetini ilan eden Türk müzakereciler arasında Planın detayları üzerindeki müzakerelerde kendilerine ters gelen hususlarda aşırı titizlik gösterecekleri ve kendi tutumlarını haklı göstermek için gerek planı ve gerekse karşı tarafların davranışları kötülemek yoluna gidecekleri ve kendi kamu oylarını ve Anavatanları etkilemeye çalışacakları beklenebilir. Nitekim, gerek Sayın Denktaş’ın gerekse Papadapoulos’un son beyanları ve görüşmelerin  gizlilik kararına uymamaları bu davranışın göstergesi olmaktadır. Hiç şüphe yok Türk tarafının planda öngörülen iki kesimlilik prensibini ihlal eden ‘geri dönüş’ ve ‘mülkiyet’ hakları gibi maddeler Türklerin ilerideki güvenliği bakımından mutlaka düzeltilmesi gereken hususlardır. Rum tarafının müzakerelerde bu değişiklikleri kabul etmeleri pek mümkün değildir. Esasen Rumların mevcut tutumu usul yönünden yaptıkları itirazlar dikkate alındığında müzakerelerde bir çözüme varılmasını önlemek ve bunu yaparken de kabahati Türk tarafında göstermeye yönelik olarak görünmektedir. Referandumdan önce Türk ve Yunan taraflarının anlaşmayı kendi Parlamentolarına sunmaları konusunda yapılan itiraz plan reddedilecekse bunu Türk tarafının yapması için öne sürülmüş bir tekliftir. Ayrıca Kıbrıs Rum kesiminde yapılan anketlerde Planın reddedileceği yönünde ortaya atılan iddialara da inanmak güçtür. Bunun bedelinin de kendileri için ne kadar ağır olacağı yıllardır mücadele etmiş oldukları taksimin bu defa kendileri tarafından sağlanacağının ve dünya kamu oyunda şimdiye kadarki çözümsüzlüğün sorumlusunun Rumlar olduğunun anlaşılacağının mutlaka farkında olacaklardır.

Yine de hiç şüphe yok Adada Türk ve Rum kesimi liderlerinin pek çok noktada çözüme varamayacaklarını söylemek hatalı olmayacaktır. En hassas diplomatik pazarlık Yunan ve Türk diplomatları arasında cereyan edecektir.  Kanımca meselede son çözüm  Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından değil iki taraf diplomatlarınca sağlanacaktır. Zira bu safhada BM Genel Sekreteri ne tür çözümlere mütemayil olduğunu taraflara ihsas edecek ve onların bu noktalarda anlaşarak Türk Yunan dostluk ve işbirliğinin yeni bir örneğini vermelerine ve Ege sorunlarının çözümü için daha müsait bir hava yaratmalarına imkan verecektir.

Kıbrıs sorununun çözümünün Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılım müzakerelerine 2005 yılında başlayarak 2013 veya 2015 tarihine kadar Birliğe üye olma sürecinin başlamasında yeterli olmayacağı, ancak büyük kolaylık sağlayacağı AB Bakanlar konseyinin görüşüdür. Türk tarafının Kıbrıs’ta fetihçileri ve ilhakçıları bir kenarda bırakarak yeni dünya konjonktürüne uygun bir çözüme taraftar olması için yeterli nedenlerden en önemlisi de artık yeni dünya sisteminde uluslar arası ilişkilerde küreselleşme ve barışçı ilişkilerin yanında bölgesel bütünleşme arayışlarının onu Avrupa ile bütünleşmeye zorlamasıdır. Bu temel stratejik hedefin sağlanmasını engellemek ülkemizin çıkarlarını savunan ve gerçekleri gören devlet adamlarının göze alamayacağı kadar büyük risk ve sorumluluk içerir.

Bu yazı Zaman Gazetesinde yayınlanmıştır..

İNCELEMELER