|
Gümrük Birliği'nin İki Yılı ve Sonrası Tuğrul Çubukçu Avrupa Birliği (AB) ile gelecekteki ilişkilerimiz Lüksemburg Zirvesi’nin sonuçları ve bu sonuçlara karşı Hükümetimizin haklı olarak koyduğu tavır nedeniyle büyük bir belirsizlik içine girmiştir. İleride neler olabileceğini konuşmadan önce, bugün aramızdaki ilişkiye temel teşkil eden Gümrük Birliği’nin (GB) bir değerlendirilmesini yapmakta fayda vardır. Bu analize bağlı olarak gelecekteki ilişkimizi daha iyi değerlendirebiliriz. Türkiye 01.01.1996’da Gümrük Birliği’nin nihai aşamasına geçmiştir. 1973 yılında başlayan ve sınai mallar için öngörülen 12 ve 22 yıllık takvimlendirmenin, arada önemli duraklamalar ve kesintiler olsa da, 1995’de sonuca gelinmiş ve nihayet 1996 başında taraflar karşılıklı gümrükleri sıfırlayıp, üçüncü ülkelere karşı Ortak Gümrük Tarifesi’ni (OGT) kabullenerek bu son aşamayı başlatmıştır. Bilindiği gibi Türkiye AB’ye tam üye olmadan GB’ni bütün mükellefiyetleriyle üstlenerek uygulayan tek ciddi ülkedir. Çok uzun yıllar önce batılılaşmayı bir büyük hedef olarak kabul eden Türkiye, 1987 yılındaki tam üyelik müracaatının olumsuz sonuçlanması karşısında, GB’nin son aşamasına geçilmesini tam üyeliği sağlayabilecek bir ortam yaratacağı ümidiyle kabullenmiştir. GB’nin son aşamasına geçişi öngören 6 Mart 1995 tarihli Ortaklık Konseyi Kararında Türkiye’nin Avrupa normlarına uyumu için çerez kabilinden son derece düşük bir mali yardım öngörülmüştür. Bunun anlamı, Türkiye bu uyumu kendi kaynaklarıyla yapmayı kabullenmiş, uyumun tüm maliyetini kendisi üstlenmiştir. Aradan geçen iki yıllık zamanda bu çok sınırlı mali yardım da işletilmemiş, Türkiye çok büyük bir fedakarlığa katlanmıştır. Bu tutumun benimsenmesinde yakın zamanda tam üyelik statüsünü kazanma arzusu hakim olmuştur; ama aynı zamanda, Türkiye’nin Uruguay Round sonuçlarına hazırlıklı olması, ekonomide rasyonelleşme ve çağdaşlaşmayı sağlama, ekonominin rekabet gücünü artırma arzusu ve ihtiyacı çok önemli bir rol oynamıştır. Yani Türkiye bu gayret ve fedakarlığı yalnız AB’ye tam üyelik statüsünü kazanabilmek için değil, aynı zamanda kendini güçlendirip uzun vadeli hedeflerine varabilmeyi sağlamak için göstermiştir. Başka ülkeler bu uyumu önce tam üye olup sonra GB’ni başlatarak ve Avrupa’nın çeşitli fonlarından faydalanarak gerçekleştirdikleri için, Türkiye’nin herhangi bir mali yardım olmadan uyum gayreti içine girmesi Türkiye’de birçok çevreler tarafından önemli bir “taviz” olarak değerlendirilmiş ve hem hükümetin bu yaklaşımına ve hem de AB’nin tutumuna reaksiyon gösterilmiştir. Rekabet Hukuku, Fikri ve Sınai Mülkiyet Hakları, Tüketicinin Korunması, Üretimde Teknik Standartların Sağlanması gibi çağdaş mevzuat ve uygulamalara Gümrük Birliği vesilesiyle geçilmesi Türk Ekonomisi için esasen bir zaruret idi. Yaşadığımız dünyada artık bu mevzuat ve uygulamaları benimsememiş ülkeler hem kendi içlerinde büyük zorluklarla karşılaşmakta, hem de ciddi yaptırımlara muhatap olmaktadırlar. Uzun yılların korumacı politikalarından sonra 1980 yılında serbest piyasa ekonomisine geçişi öngören Türkiye zaman içinde piyasaya müdahalenin dozunu azaltmış ve dışa açılmaya başlamış ise de, gerçek manada korumanın azaltılması, rekabete açık bir ekonomiyi yaratma, dışa açılma ve serbest piyasa ekonomisine geçiş iradesini Gümrük Birliği ile ortaya koymuştur. Çünkü GB’nin son aşamasına geçilmesiyle Avrupa Birliği ülkelerine karşı gümrükler sıfırlanmış, üçüncü ülkelere karşı OGT (bazı istisnai ürünlerde geçiş dönemi alınmasına rağmen) uygulamaya konulmuş ve Türk Sanayii tam manasıyla dünya rekabetine açılmıştır. Bütün bunlar Türkiye ekonomisi için yeni bir “aşama”ya geçişi ifade etmektedir. Ekonomisini rekabete açarak güçlendirmek, modernleştirip rasyonalize etmek, serbest piyasa ekonomisini güçlü bir şekilde yerleştirmek herhalde Avrupa’ya verilen bir taviz olarak algılanmaktan çok Türkiye’nin esasen atması gereken bir adım olarak değerlendirilmelidir. Bu uyumun maliyetine AB’nin katkıda bulunmaması şüphesiz Türkiye’de büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Avrupa’nın Türkiye’yi geniş mali yardımlarla destekleyeceği, Türkiye’nin çeşitli stratejik, politik, kültürel nedenlerle bunu hakettiği düşünceleri Türkiye’de uzun zaman içinde yaratılmış bir beklenti idi. Şimdi bu beklentilerin boşa çıkmış olması pek tabii siyasi kadrolarda ve insanlarımızda önemli bir sarsıntı yaratmıştır. Bunun haklılığı veya haksızlığı üzerinde şimdi durmayacağım. Üzerinde durmak istediğim konu, Türkiye’nin Gümrük Birliğini son aşamasına başlamasından itibaren geçen iki yıllık süre içinde bu uyumu ne ölçüde yapabildiğidir. Mevzuatın uyumlaştırılması açısından, daha GB’nin son aşamasına geçilmeden, birçok konuda, kanun, kararname, yönetmelik çıkarılmış; 6 Mart 1995 kararından sonra bu çalışmalar daha da hızlandırılarak sürdürülmüş ve bugün bu açıdan oldukça iyi bir seviyeye gelinmiştir. Henüz mevzuat uyumunun tamamlandığını söylemek mümkün değildir; daha çıkarılacak kanunlar ve yönetmelikler vardır. Bunların da hazırlık çalışmaları tamamlanmış olmakla beraber uygulamaya sokma takvimi veya siyasi süreç bakımından bekletilmektedirler. Hukuki altyapıdan ziyade burada asıl incelenmesi gereken konu ekonominin GB’ne uyumu meselesidir. Türkiye’deki ve Avrupa’daki genel kanaat Türkiye’nin bu uyumu oldukça iyi bir şekilde yapabildiği istikametindedir. Hükümetlerarası Avrupa Konferansı vesilesiyle Dışişleri Bakanlığımız tarafından hazırlanan “The New Enlargement of the European Union: Turkey and the Other Applicants” başlıklı belge ve bilahare Avrupa Komisyonu tarafından Bakanlar Konseyi’ne verilmek üzere hazırlanan “Reflection Paper” bu görüşü açıkça vurgulamaktadırlar. Her iki belge de Türkiye’nin kapsamlı şekliyle GB içinde geçirdiği iki yıllık dönemdeki ekonomik performansının oldukça olumlu olduğunu tespit etmektedir. Gümrüklerin sıfırlanıp OGT’nin kabul edildiği bu son evrede GB’nin Türk Sanayii üzerinde yıkıcı etkileri olacağını bekleyenler yanılmışlardır. Türk Sanayii ve ekonomisi GB ortamında oldukça iyi bir rekabet gücü ortaya koymuş ve hem 1996’da hem de 1997’de yüksek bir büyüme performansı sağlanabilmiştir. Sanayi sektöründe işletmelerin kapandığını, üretimin düştüğünü görmüyoruz. Gerçi bu iki yılda enflasyonun daha yüksek bir platoya çıktığını ve bu açıdan belli bir maliyete katlanıldığını görüyoruz. Ama işsizlik oranında bir artma olmamış, tam tersine azalma kaydedilmiştir. Dış Ticaret açığı 20 milyar dolar seviyesine doğru yükselmiş, fakat bavul ticareti ve görünmeyen kalemlerdeki gelişmelerle bu açık finanse edilebilmiş, herhangi bir döviz darboğazı ile karşılaşılmamıştır. GB’nin son aşamasının ilk yılı olan 1996’da genelde ihracat %7.1, ithalat ise %20.2 artmıştır. İthalattaki bu yüksek artış beklendiği gibi bir “patlamayı” göstermiyorsa da ciddi ölçüde bir artışı ifade etmektedir. Bu yılda AB’den ithalatımız genelden daha hızlı bir şekilde artmış, %34.7 gibi bir orana ulaşmıştır. Bu artış hatırı sayılır bir “patlama” olarak değerlendirilebilir. 1996’da AB’den yapılan ithalatın alt kalemlerine baktığımızda, tüketim malları ithalatında %72.6, yatırım malları ithalatında %44.3 ve hammadde ithalatında %17.2 artış olduğunu görüyoruz. Burada tüketim malları ithalatındaki artışın endişe verici bir orana vardığını görüyorsak da, toplam ithalat içinde bu grubun payının düşüklüğü (%10 civarında) bu endişeleri izale etmektedir. Bu gelişmeler sonucunda, 1995 yılında ithalatımızın %53’ü dünyanın AB dışı ülkelerinden, %47’si AB’den iken, 1996’da oranlar tam tersine dönmüş ve ithalatımız içinde AB %53, diğer dünya ülkeleri %47 pay alır olmuştur. Böylece GB’nin ticaret yaratıcı etkisi kendisini göstermiştir. Fakat ticaretimizin AB’ye yönelmesi, en azından şimdilik, beklenenden daha az olmuştur. GB’nin muhtemel olumsuz etkilerini endişeyle bekleyenler açısından 1997 yılındaki gelişmeler daha da teskin edici olmuştur. 1997 yılının Ocak-Ekim dönemi itibariyle ihracat %10 artarken ithalat artış hızı %9.9’a düşmüştür. %6 seviyesindeki büyüme hızına rağmen ithalat artışının yavaşlaması hem rekabet gücü hem de oluşacak dış ticaret açığının finans edilebilirliği açışından daha ferahlatıcı bir sonuç olmuştur. AB açısından ticaretimizin sonuçlarını izlediğimizde 1997 yılı Ocak-Ekim döneminde AB’den ithalatımız %5.7, AB’ye ihracatımız %3.5 artmıştır. Görüldüğü gibi her iki oran da genel artışın oldukça altındadır. Ayrıca AB’den ithalatımız 1996’da %34.7 artmışken 1997 yılı Ocak-Ekim döneminde 1996’nın benzer dönemine kıyasla sadece %5.7 artması gayet dikkat çekicidir. Diğer bir deyişle, GB’nin ticaretimizi AB’ye doğru yönlendirici etkisi artık önemini kaybetmiştir. 1997 yılı Ocak-Ekim verileri toplam ithalatta AB’nin payının %50.9’a düştüğünü göstermektedir. Bu payın %53’ten %50.9’a düşmesi GB’nin ticaretimizi AB’ye doğru yönlendirmede artık etki yapmadığını açıkça göstermektedir. Benzer sonucu mal kategorileri bazında yapabileceğimiz karşılaştırmalar da vermektedir. Nitekim, 1997 Ocak-Ekim döneminde bir önceki yılın eş dönemine kıyasla genel olarak yatırım malları ithalatı %7.2 artmışken, bu malların AB’den ithalatı %5.7 artmıştır. Aynı mukayese döneminde ara malları ithalatı genelde %8.6 artmışken, bu malların AB’den ithalatı %1.1 gerilemiştir. Tüketim mallarında 1996 yılında yapılan ithalatın %72.6 arttığını belirtmiştik. 1997 yılı Ocak-Ekim döneminde bu malların AB’den ithalatında sadece %24.2 artış olması bu açıdan AB’ye yönelişin de etkisini kaybettiği anlamına gelmektedir. Gerçi bu %24.2 oranı 1997 Ocak-Ekim döneminde tüketim mallarındaki genel ithalat artışını ifade eden %22.5 rakamının hala üzerindedir. Fakat artık bu mallar bakımından da AB’ye kaymanın durmak üzere olduğu aşikardır. Ticaret hacmindeki gelişmelerle ilgili bütün bu karşılaştırmalar göstermektedir ki Türkiye Avrupa ile GB’ne ekonomik ilişkiler bakımından oldukça iyi bir uyum yapabilmiştir. Fakat burada ihtiyatlı olmamızı gerektiren bir husus vardır. Türkiye’nin AB ile girdiği GB ilişkisi çeşitli evrelerden geçen ve uzun yıllar sürmüş olan bir ilişkidir. 1996 yılı başında bu ilişki nihai aşamasına ulaşmış ve taraflar karşılıklı olarak GB’nin temel esaslarını bütünüyle uygulamaya sokmuştur. Ama yine de bu nihai aşama içinde dahi bazı spesifik konularda geçiş dönemleri söz konusudur. Örneğin “hassas” ürünlerde OGT’ye tam olarak uyum 1.1.2001 tarihine kadar gerçekleştirilecektir. Bu tarihe kadar "hassas” kabul edilmiş bazı ürünlerde Türkiye OGT’nin üzerinde, taraflarca hemfikir olunmuş oranlarda, bir gümrük tarifesi uygulayacaktır. Keza, AB’nin tercihli anlaşmasına ve otonom rejimlerine uyum; AB standartlarına ve teknik mevzuatına uyum; işlenmiş tarım ürünlerinde hedef tarım payına ulaşılması için de 1.1.2001 tarihine kadar Türkiye’ye süre verilmiştir. Devlet yardımlarıyla ilgili esaslarla ticari nitelikteki devlet tekellerinin uyumlaştırılmasına ise 1.1.1998’e kadar süre tanımıştır. Bütün bu intibaklar da yapıldığında GB’nin etkileri tam olarak ortaya çıkacaktır. Şimdilik bu etkileri iki yıl zarfında ortaya çıkan gelişmelere bakarak “oldukça olumlu” olarak değerlendirebiliyorsak da, tüm bu intibaklar yapıldığında ciddi ölçülerde farklı bir manzarayla karşılaşmamız ihtimali kuvvetlidir. Çünkü söz konusu olan bu intibaklar neticesinde önemli ekonomik etkilerin ortaya çıkabileceğini düşünmekteyim. Daha bu ilave uyum etkileri gündeme gelmeden, Lüksemburg Zirvesinin Avrupanın yeni genişlemesi konusunda Türkiye’ye net bir tam üyelik perspektifi vermeyerek müzakereye alınacak ülkeler arasına Türkiye’yi sokmaması, GB’nin geleceği ve kapsamı hakkında Türkiye’de çeşitli çevrelerde tereddütlerin çıkmasına sebep olmuştur. Bazı çevreler daha başlangıcında GB’nin iyi müzakere edilmediğini, AB’den herhangi bir yardım görmeden uyumun bütün yükünü Türkiye’nin yüklenmesinin doğru olmadığını söyleyerek mevcut şekliyle GB’nin işletilmesine karşı çıkmışlardır. Bu çevreler “madem ki GB Türkiye’yi tam üyeliğe taşıyacak bir süreç görevini yerine getirmemektedir, öyleyse Türkiye bu durumu gözden geçirmeli, GB’nin işleyişini ve kapsamını yeniden müzakereye açmalıdır” şeklinde bir tavır içindedirler. Burada ekonomiyi modernize etme, dışa açılma, rekabet gücünü geliştirme, çağdaş uygulamalar içine girme ve nihayet serbest piyasa ekonomisini geliştirme açılarından GB’ni en kapsamlı şekliyle yürürlüğe sokmanın Türkiye’ye sağladığı faydaların öneminin iyi idrak edilemediği ortaya çıkmaktadır. Hatta Başbakan Yılmaz da bu düşüncelere yakın bir tavır sergilemektedir. Lüksemburg Zirvesinin sonuçlarına karşı hükümetin tepkisini ortaya koyduğu günlerde Sayın Başbakan “AB ile ticaretimiz çok aleyhimize seyrediyor; biz AB yoluyla Yunanistan’ı destekleyemeyiz” mahiyetinde sözler söylemiştir. Burada birçok mülahazalar ileri sürülebilir. Öncelikle, yukarıda istatistiklerle belirtildiği gibi ticaret dengemiz evvelkine kıyasla, en azından şimdilik, ciddi ölçülerde aleyhimize dönmüş olarak seyretmemektedir. Ayrıca acaba ticaret yardım mıdır? Hatırlarsak, Özal ABD’ye yaptığı bir ziyarette bizim “aid” değil “trade” istediğimizi söyleyerek bu iki şeyin hem farklılığını, fakat hem de birbiri yerine geçer oluşunu ifade etmişti. Eğer ticaret yardımsa AB 1971 yılından beri tekstil ve bazı istisnai ürünler dışında sınayi mallarda gümrükleri sıfırlayarak Türkiye’ye yardım etmiştir. Türkiye birçok sanayi ürününü engelsiz AB’ye pazarlamakla sanayiini ve ekonomisini geliştirmede önemli bir imkandan yararlanmıştır. Tabii sanayisi fazla gelişmemiş bir Türkiye’nin Avrupa’lı üreticilere fazla bir tehdit oluşturmayacağı, tekstil açısından Türkiye’nin sağlayabileceği yararın ise kotalarla sınırlı tutulabileceği Avrupa tarafından gayet iyi hesap edilmiştir. Ve şimdi Avrupa bu yarattığı sınırlı imkanı fazlasıyla Türkiye’den geri alacaktır. Türk Sanayii’nin makina, teçhizat ve aramalı olarak Avrupa karşısında göreli güçsüzlüğü zaten yıllardır ticaret dengesini aleyhimizde tutmaktadır. Önemli olan bu dengenin GB verileriyle çok daha aleyhimize dönmemesini sağlamaktır. Bu da AB’ye karşı kısıtlamalar, teknik engeller koyarak veya GB’ni askıya alarak değil, başka yollardan sağlanmalıdır, sağlanabilir. Çünkü GB askıya alındığında, bunun bir ifadesi olarak gümrük tarifeleri yükseltilip kotalar konulduğunda, Avrupa aynen mukabele edecektir. Bu, ihracatının yarısını AB’ye yapan, ihracatını çeşitlendirip farklı pazarlara sunma imkanını henüz geliştirememiş olan Türkiye için büyük bir darbe olur. AB’nin genel ihracatı içinde Türkiye’ye ihracatı küçük, fakat Türkiye’nin AB’ye ihracatı genel ihracatı içinde büyük bir paya sahiptir. Yani bu misilleme AB’ye fazla birşey kaybettirmez, fakat Türkiye çok şey kaybeder. Hatta mesele bu ticaret savaşının dışına çıkar ve Türkiye’nin AB nezdinde anlaşmalardan kaynaklanan bütün haklarının kaybedilmesi, olasılık olarak değil, bir vakıa olarak ortaya çıkar. GB’ni terkedip Avrupa ile bir Serbest Ticaret Anlaşması içine girilmesi de zaman zaman bazı çevrelerce Türkiye’de gündeme getirilmektedir. Kanaatimce bu Avrupa’nın mevcut konjonktürde arayıp da bulamadığı bir ortamı Avrupa’ya sağlamak anlamına gelir. Avrupa bu fırsatı iyi değerlendirerek Türkiye ile arasındaki bütün yasal müktesebatı sona erdirip, ilişkilerini bir Serbest Ticaret Anlaşmasının fevkalade sınırlı boyutlarına çekerek rahatlar. O zaman Türkiye’nin tam üyeliği ihtimali bir daha hiçbir zaman gündeme gelmeyecek şekilde ortadan kalkar. Bütün bu hususlar dikkate alındığında Türkiye’nin yapması gereken şey GB’ni askıya almak, Serbest Ticaret Anlaşması ilişkisine dönmek veya hatta ticarete teknik engeller koymak değil, tam tersine, GB ilişkisini mümkün olduğunca, yani menfaatlerimiz dengelendiği ölçüde geliştirmektedir. Çünkü; Lüksemburg Zirvesi sonrasında AB ile siyasi ilişkilerimizi askıya aldık; Avrupa Konferansına katılmak için ileri sürülen koşullar fevkalade ağırdır; Türkiye’nin bunları kabul etmesi mümkün değildir; biz haklıydık ve yapılan doğrudur. Fakat gayet iyi bilindiği gibi siyasi ilişkileri güçlendirmenin, karşılıklı birbirini anlayan ülkeler haline gelmenin en iyi yolu her zaman, her uluslararası ilişkide ekonomik enterdepandansı geliştirmektedir. Bu nedenle biz de GB’nin geliştirerek devam ettirmeliyiz. Daha önemlisi, bu vesileyle Türkiye’nin globalleşmeye ayak uydurduğunu, ekonomide rasyonalleşmeyi ve çağdaşlaşmayı sağladığını, serbest piyasa ekonomisini geliştirdiğini, dışa açılıp rekabet gücünü artırdığını asla unutmamalıyız. Önümüzdeki yıllarda Avrupa Birliği’ne karşı ticaret dengesinin iyice aleyhte seyretmesini önlemek, özellikle geçiş dönemi uygulanan hususlarda tam uyum dönemine girildikten sonra dengenin iyice aleyhimize dönmesini engellemek istiyorsak, ki isteriz, başımıza stratejik dertler açmadan yapabileceklerimiz, hatta yapmamız gereken şeyler vardır. Türkiye AB’den ithalatını daha sorunsuz bir şekilde, daha normal yollardan kısıtlayabilir. Bilindiği gibi Türkiye’de uzun yıllardır süregelen bir enflasyon vardır. Enflasyon dar gelirlilerin aleyhine seyretmekte, bu kesimlerden sermaye sahiplerine ve fiyatlarını rahatça ayarlayabilen kesimlere kaynak aktarılmaktadır. Enflasyonun bir büyüme-kalkınma politikası aracı olarak siyasi ve ekonomik politika yapımcılarınca bilinçli olarak yaratıldığını ve bilinçli olarak sürdürüldüğünü ileri sürmek biraz zordur. Çünkü uzun yıllardır devam eden enflasyon süresince birçok siyasi iktidar gelip geçmiştir ve bütün bu iktidarların aynı tercihi yaptıklarını söylemek zordur. Ayrıca, terörle mücadele harcamaları veya kaçınılması fevkalade zor olan geniş altyapı harcamaları ihtiyacı gibi enflasyonu körükleyen bazı gayri iradi harcamalar vardır. Ama enflasyonun mal ve hizmetlerinin fiyatlarını ayarlayabilme gücü ve imkanı olan kesimlerin lehine bir kaynak aktarma ortamı yarattığı, bu yüzden Türkiye’de kuvvetli bir enflasyon lobisinin oluştuğu şüphesizdir. Enflasyona karşı ciddi önlemler alındığında ilk etapta büyümenin yavaşlayacağı,işsizliğin artacağı, ekonominin dinamizminin yok olacağı ve bunun yüksek bir siyasi maliyetinin ortaya çıkacağı gerçekleri enflasyonun uzun yıllardır sürmesine izin verilmesinde belki de en büyük etkendir. Fakat bu arada Türkiye adeta enflasyon yoluyla büyümesini ve sanayileşmeyi finanse eden bir ülke hüviyetini kazanmıştır. Bu yolla sanayileşmede, halkın yapılan gelir transferine yeterince tepki göstermemesi, veya daha doğrusu gösterememesi, önemli bir katkı sağlamaktadır. Tamamen vergi dışı-kayıt dışı kalmış küçük işletmeler yanında, fiyatlarını rahatça ayarlama imkanı bulan, vergiden de kendisine tanınmış yasal metodlarla, teşvik ve istisnalarla kaçınma imkanını elde eden, cirolarını kısmen kayıt dışına çıkarabilen, özellikle orta ve büyük ölçekli sanayi kesimi, enflasyon yoluyla finansman ihtiyacını gidermekte ve işleyen bu mekanizmayı kendi lehine kullanarak tasarruflarını artırıp yatırım yapabilmekte, böylece de, kriz yılları dışında Türkiye enflasyona rağmen büyüyebilmektedir. 1983’den itibaren enflasyonun yeniden yükselme trendine girişi Türkiye Sanayiinin dışa açılma, modernizasyon ve rekabet gücünü artırma dönemiyle birliktelik içindedir. Yaklaşan GB’ne hazırlıklı olmak için sanayi kesimi yoğun bir yatırım ve modernizasyon atılımı içine girmiştir. Oluşan enflasyonist ortamda, özellikle oligopol veya monopol gücüne sahip orta ve büyük ölçekli sanayi, alım gücünü korumanın ötesinde tasarruflarını artırarak yatırım kapasitesini geliştirmiş, yaklaşan rekabet ortamına kendini hazırlama fırsatını bulmuştur. Hatta işadamları tarafından da ifade edildiği gibi, toplanan paralar, bazen üstüne öz kaynaklardan yapılan ilavelerle, aşırı bir makinalaşma, modernizasyon ve teknoloji aktarma gayreti içinde, başlıca ithalat ülkesi olan Almanya, İtalya vs. gibi ülkelere aktarılmıştır. Yani Türk halkının enflasyon ortamında sanayi kesimine aktarılan tasarrufları, bilahare Almanya, İtalya vs. gibi ülkelerin refahını arttırıcı şekilde ithalat yolu ile oralara transfer edilmektedir. Şüphesiz bu mekanizmanın işleyişinden yüksek büyüme, ekonominin güçlenmesi ve refah düzeyinin artması, işsizliğin azalması, döviz kıtlığı çekmeme, mal darlığı-yokluğu yaşamama gibi olumlu gelişmeler nedeniyle geniş halk kesimleri de direkt veya endirekt olarak yarar sağlamaktadır. Zaten mekanizmanın uzun süredir devam ediyor olmasında önemli etkenlerden biri de bu refah paylaşımından halkın bir kesiminin de yararlanabiliyor olmasıdır. Halkın önemli bir bölümü bu refah pastasından pay almıyor olabilir; ama Türkiye şartlarında onların sesi fazla çıkamaz. Şu halde eğer biz AB’den yaptığımız ithalattan, bu yolla Yunanistan’ı destekliyor olmaktan şikayetçi isek, kendi irademizle işlettiğimiz bu mekanizmayı durdurmalı, Türkiye’de enflasyona son vermeli ve demokrasiyi geliştirmeliyiz. Bunu yaptığımızda artık sanayinin finansmanı enflasyon yolu ile sürdürülemeyeceğine göre, sanayinin finansman ihtiyacının karşılanması için başka yollar, daha normal yollar bulmak zorundayız. Bunun için de Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Bütün dünyada olduğu gibi, kamu kesimi açıklarını giderip devletin finansman ihtiyacını daraltıp, devletin bankalardan elini çekmesiyle, para piyasası artık sanayinin kısa vadeli finansmanı için çalışıyor olacaktır. Sanayi sektörünün uzun vadeli finansmanı için ise sigortacılık ve özel emeklilik geliştirilip yatırım fonları ve ortaklıkları ciddi şekilde devreye sokularak kurumsal yatırımcılar yaratılmalı, KOBİ’ler için de halka açılma ve sermaye piyasasından fon sağlama imkanı getirilmelidir. Ayrıca finansman yanında teknoloji transferi imkanını da yaratması bakımından yabancı ortaklıkların kurulması için zemin hazırlanmalı, bu tür işbirliği imkanları geliştirilmelidir. Enflasyonu yok etmek için gerekli tedbirler alınır, istisna ve muafiyetler daraltılır, teşvikler azaltılır, kayıt dışı ekonomi önlenir, verginin yaygın ve adil olması temin edilir, sosyal güvenlik sistemi gözden geçirilir, özelleştirme hızlandırılırsa ve böylece istikrar içinde büyüme, bir başka deyişle “sürdürülebilir büyüme” anlayışı içine girilirse, hem Türkiye çok daha sağlıklı bir ekonomik, sosyal ve siyasal yapıya kavuşacak, hem de AB ile ticaretini daha kontrollü, ekonomik maliyet hesaplarına daha uygun ve makul seviyelerde yürütebilecektir. İstikrar içinde büyüme stratejisine geçen Türkiye’de ilk birkaç yıl ortalama büyüme hızı düşecek ve hem genel ithalat hem de AB’den ithalatımız yavaşlayacaktır. Ama daha sonra bu pozitif stratejiden Türkiye yeni bir ivme kazanacak ve hem genel hem AB’den ithalatımız hızla artacaktır. Fakat kanaatimce istikrar içinde büyümeyi yakalayan Türkiye’de ihracat daha hızlı bir artış gösterecek, Türkiye gerçek ihraç potansiyelini kullanır hale gelecek ve hem genel, hem AB ile ticaret dengemiz bugünkünden çok daha olumlu bir tablo sergileyecektir. Şu halde AB ile ilişkilerimizi kısa vadeli görüşlerle ve anlık sinirlilik duygularıyla yeni maceralara atmak yerine, artık daha uzun vadeli, daha duygulardan uzak ve hesaba kitaba dayalı politikalara dayandırmakta fayda vardır. Milletimizin büyük çoğunluğunun bu öngörüleri ve hesapları yapamıyor ve bunları talep edemiyor olması devlet adamlığı ve siyasi liderlik iddiasında olanların hata yapmasına sebep olmamalıdır. Siyasi diyaloğun şimdilik kesilmiş olmasına rağmen, AB ile ilişkilerimizi daha sağlıklı temellere oturtabilmek için kendi ekonomi politikalarımızda yapacağımız bu köklü değişiklikler yanında özenle ele alıp önem vermemiz gereken diğer hususlar şunlardır: GB’ni geliştirirken Türkiye daima fayda-maliyet analizi yapmalı, buna göre mükellefiyet üstlenip taviz vermelidir. İleride zorunlu olarak uygulama durumunda kalabileceğimiz ilişkileri askıya alma veya gevşetme politikalarının gündeme gelmesi olasılığına hazır olmak bakımından Türkiye ihracatında mal ve pazar çeşitlenmesini mutlaka sağlamalıdır. GB’nin getirdiği organlar çalıştırılmalı ve işbirliği mekanizmaları geliştirilmelidir. MDAÜ’ler şimdi ekonomik yapı ve uyum açısından Türkiye’nin gerisinde iken PHARE programından alacakları yardımlarla 5-10 yıl sonra Türkiye’nin önüne geçebilirler. Bu durum Türkiye’nin AB ile ilişkilerini ve ileride muhtemel tam üyeliğini çok olumsuz şekilde etkiler ve hatta engeller. Mali işbirliğinin mutlaka genişletilmesi, mümkün olduğu ölçüde PHARE programı kapsamına girilmesi ve bu mali yardımların işletilmesi çok büyük önem taşımaktadır. AB’nin tercihli anlaşmalarına ve otonom rejimlerine uyum bağlamında yapılan Serbest Ticaret Anlaşmaları Türkiye’nin lehinedir. Bunlar tamamlanıp, parlamentodan geçirilip, uygulamaya sokulmalıdır. Standartlara ve Teknik Mevzuata uyum için gereken akreditasyon mekanizması daha fazla geciktirilmeden kurulmalı, bağımsız bir akreditasyon kurumunun oluşturulması için Meclis’de bulunan TÜRKAK kanunu behemahal yasalaştırılmalıdır. Bu meyanda CE işareti açısından 2001 yılı itibariyle üstlenilen yerli piyasa satışları için de uygulama zorunluluğu lehte yorumlanıp, uygulamanın sadece ihracatta geçerli olması yönünde bir marj elde edilmeye veya bunun için süre uzatımı sağlamaya çalışılmalıdır. Makro ekonomik istikrarsızlığımız kadar, AB’nin Türkiye’ye net bir üyelik perspekltifi vermemesi de gelen yabancı sermayenin çok sınırlı kalmasına sebep olmuştur. Siyasi diyaloğun koşullara bağlı olmadan daha iyi bir zeminde kurulabilmesi yabancı sermaye yanında birçok mekanizmanın daha iyi işleyebilmesini sağlayacaktır.
|