Yuvarlak Masa Toplantısı
3 Mart 2005

Oktay Aksoy: Dış politika yuvarlak masa toplantılarımızı başlatmak üzere Dış Politika Enstitüsü Başkanı Seyfi Taşhan ve Enstitü Yürütme Konseyi Üyesi Emekli Büyükelçi Reşat Arım’ı oturuma davet ediyorum. Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin dış politika sorunlarında üzerinde durulması gereken bazı noktalar olduğunu düşünüyoruz. Bunların başında Avrupa Birliği’yle ilişkilerde gelinen son durum var. Bilindiği üzere son zamanlarda bu konuda hükümetin bir yavaşlama içine girdiği, bazı kararları almakta geciktiği eleştirileri medyamızda yer aldı. Bu konularda görüşlerimizi ortaya koymamız gerekecek. KKTC’de seçimler oldu. O seçimlerin bir türlü sonuçlandırılamayan çözüm çabalarına ne gibi etkisi olacak, onun üzerinde durmamız gerekecek. Ortadoğu’da da bazı gelişmeler oluyor. Irak’ta seçimler sonrası yeni yapılanma Türkiye’nin Ortadoğu’daki sorunlarına bakışını etkileyecek. Sayın Taşhan sizin bu konulardaki görüşlerinizi rica edebilir miyim?

Seyfi Taşhan: Bu geniş konuya başlarken her şeyden önce Türkiye’nin dış politikasında en fazla önem verdiği veyahut vermesi gereken Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz ve AB ile bütünleşme sürecinde nerede olduğumuza bakmak gerekiyor. 17 Aralık tarihinde Türkiye’nin  Avrupa Birliğinden müzakerelere 3 Ekim 2005 tarihinde başlama kararını elde etmesinden sonra, genel izlenim, birkaç yasanın -ki bunlar arasında ceza yasası, trafik yasası gibi bir takım yasalar bulunmakta- reform niteliği taşımalarına mukabil başka büyük bir diplomatik faaliyetin görülmediği yönünde şikayetler alınıyor. Bu şikayetlerin en önemli ise geçtiğimiz gün Lüksemburg dönem Başbakanının “Türkiye bir şey yapmıyor, Ankara Antlaşması’nın yeni üyelere teşmil edilmesi için yapılan protokolü imzalaması gerekir.” şeklindeki eleştiri idi. Tabii, Başbakan Yardımcısı, Dışişleri Bakanımızın çeşitli radyo-televizyon konuşmalarında bu konuda bir problem olmadığı ve bu konunun müzakeresine 1 Mart’tan itibaren AB ile başlanacağı ifadesi yer almıştır. Sanırız AB’nin bu konudaki telaşı karşısında Türkiye’nin bu protokolün imzalanmasının Kıbrıs Rum Cumhuriyetinin, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak kabul edilmesi anlamına gelmemesi için gerekli uygulamalar, gerekli düzenlemeler sağlanmadan bu protokolü imzalamada mütereddit olduğu aşikar. Tabii bunun için yapılacak müzakerelerde her şeyden önce uygulamanın sadece Güney Kıbrıs’a şamil olacağı belirtilecektir. Bu konudaki müzakereler yapıldıktan sonra herhalde Türkiye bu protokolü 3 Ekim tarihinden önce imzalamak taahhüdünü yerine getirecektir. Bunun yanında, benim gördüğüm kadarıyla en önemli konu, Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin Avrupa Birliği ile müzakerelerde, Avrupa Birliği işlerinden sorumlu bakanları olduğu halde, Türkiye’de bu işin sadece bir müsteşarlıkla idare edilmesi, şimdiye kadar müzakere kararından bu yana 3 aya yakın bir süre geçmesine rağmen henüz bir baş müzakereci tayin edilmemiş ve müzakere heyeti tespit edilmemiş olması olarak görünüyor. Bu konudaki sorunun ne olduğu kamuoyuna açıklanmış değil. Bir kabine değişikliği mi olacak, ne olacak bilmiyoruz ama herhalde bu müzakere heyetinin şimdiden seçilmesi gerekir ki bu suretle müzakerelerin başlayacağı zamana kadar kendi hazırlıklarını ve dosyalarını tamamlamalarına zaman kalsın. Tabii Avrupa Birliği ile müzakere safhası için hazırlıkların neler olacağını şu anda bizim söylememiz pek mümkün değil ama öyle gözüküyor ki Türkiye, geçen Aralık’tan beri dış temaslarında, Avrupa Birliği dışı ülkelerin bu zamana kadar ihmal edilmiş olduğu düşüncesiyle olsa gerek, AB dışına yönelmiştir. Başbakan çeşitli ülkelere seyahat etmiştir. Bu seyahatlerle pek çok ülke ile ilişkiler geliştirilmiş ve hatta Afrika’ya kadar uzanan geziler planlanmıştır. Bu bakımdan Avrupa’nın şikayetçi olma hakkı var mıdır, yok mudur bilmiyoruz. Tabii bu olaylar olurken Fransız Parlamentosu’nun da bir anayasa değişikliğini iki meclisinden birden geçirerek Türkiye’nin üyeliğinin bir referandum konusu olmasını mecburi hale getirmesi ise bu alanda görülen en önemli hususlardan sayılabilir. Fransız Meclisi ayrıca Avrupa Anayasası’nın hangi tarihte referanduma sunulacağı konusunda Cumhurbaşkanı’na olanak tanımıştır. Benim AB konusunda söyleyeceklerim bundan ibaret. İsterseniz Reşat Bey’in ve sizin de katkılarınızı aldıktan sonra diğer konuya geçelim.

Oktay Aksoy: Buyurun Sayın Arım.

Reşat Arım: Teşekkür ederim. Avrupa Birliği ile müzakereler Ekim ayında başlayacağı için anlaşılan şimdi Lüksemburg dönem başkanlığı kendisine ait olan bu Ocak’tan Haziran’a kadarki dönemde Türkiye ile ilgili fazla bir faaliyet içinde olmayacağını hissettirdi. Bu 6 ay zarfında ancak ileriye dönük Türkiye ile Avrupa Birliği arasında birtakım yeni belgeler hazırlanacak zannediyorum. Bunu da Komisyon, Lüksemburg Başkanıyla birlikte yapacak gibi gözüküyor. Aslında asıl işin İngiltere’nin dönem başkanlığına kalacağı ve Temmuz’dan sonra hareketleneceği anlaşılıyor. Herhalde bu genel tablo dolayısıyladır ki Türkiye’de de şimdi belli bir hareketsizlik içine girilmiş bulunuyor. Ancak herhalde bir takım teknik çalışmalar yapılıyordur. Avrupa Birliği ile müzakerelerin çok boyutlu,çok derin ve zor olacağı zaten biliniyor, onun için de herhalde şu sıradaki hazırlıklar teknik düzeyde kalmış bulunuyor.

Oktay Aksoy: Gerçekten de Avrupa Birliği’nde, Lüksemburg dönem başkanlığı sırasında Türkiye ile müzakerelere hazırlık çerçevesinde fazla bir şey yapılmayacağı baştan belliydi. Şimdi benim de anladığım kadarıyla, belki Kıbrıs Rumlarının da ısrarları sonucunda, Lüksemburg Başkanlığı hiç olmazsa protokolün hazırlanması, hatta imzalanması bakımından bir şeyler yapmış olma ihtiyacını duymuş ve ondan dolayı Türkiye’ye biraz baskı yapmaya çalışıyor diye de düşünmekteyim. Tabii bu arada KKTC’de seçimler oldu, seçimlerin sonucu çözüm arayışlarını güçlendirme işaretleri verdi, ama Kıbrıs Rum tarafından, bunun aksine, fazla istekli olmadıkları sinyalleri geliyor. Esasen AB üyeliğini elde ettikten sonra, ciddi bir çözüm arayışı içinde bulunmalarını beklemek de belki realist olmayacaktır. Sayın Taşhan siz ne düşünüyorsunuz?

Seyfi Taşhan: Kıbrıs’ta bir çözüm beklemek herhalde pek yerinde olmayacak, söylediğiniz gibi. Bildiğimiz gibi Güney Kıbrıs’ın hedefi Türkleri bir azınlık statüsüne indirgemek, Kuzey Kıbrıs’taki Türk Devleti’ni ortadan kaldırmak, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kıbrıs’tan çekilmesini sağlamak ve uzun vadede Türkleri Ada’dan ortadan kaldırmak.Kuzey Kıbrıs’ın içini boşaltmaya çalışıyorlar. Şimdi kendi ellerine büyük bir fırsat geçmiş gibi düşünüyorlar, bunu sağlamak için de en iyi metot olarak, Kıbrıs’taki Türklerin Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu almaları, Türk yönetiminin hiçbir şekilde tanınmaması, ekonomik ambargonun devamı suretiyle zaman içerisinde Kuzey Kıbrıs’ın Güney Kıbrıs’la entegrasyonunu sağlamak ve zamanı gelince de Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılmasını engelleme tehdidiyle Türkiye’yi Kıbrıs’ta taviz vermeye zorlamayı seçmiş gözüküyorlar. Bu durumda Güney Kıbrıs’tan çözüm için harekete geçmek diye bir şey beklemek son derece zor olacaktır. Yahut onları bir şekilde harekete geçmeye zorlayacak olaylar olması lazım. Bunlar bugün için askeri önlemler olamaz, çünkü şu anda bir savaş Kıbrıs’ı allak bullak eder. Sivil direniş olması, halkın memnuniyetsizliğini göstermesi gerekir. Kuzey Kıbrıs’taki Türklerin Rum yönetimine karşı duydukları infiali Avrupa Başkentlerine taşımaları, aktif bir politika izlemeleri mümkün olursa son derece faydalı olacaktır. Ayrıca Türkiye’nin de bu konuda adil bir çözüm bulunmadan Kıbrıs meselesinin halledilmiş olmayacağını, Türkiye’nin kendi üyeliği ile Rumların Kuzey Kıbrıs’ı ilhak etmeleri konusunda bir bağ kurulamayacağını tekrar tekrar vurgulaması gerektiğini düşünüyorum. Bunun dışında AB aracılığı ile Kuzey Kıbrıs’ın izolasyonunun sona erdirilmesi hususunda zannediyorum büyük çaba lazım. Bu çabanın Avrupa Birliği’nin bütününü kapsayacak şekilde gösterilmesini Rumların engelleyeceği aşikar, ama Türkiye’nin politikasının münferit ülkelere yönelerek, AB’ye dahil olsun olmasın bütün ülkelere yönelerek referandumda Türk toplumunun gösterdiği ılımlı davranış ve Türk toplumunun hala bir çözüm arzusuna sahip oluşunu son seçimlerde göstermesini kullanarak bu ülkelerin, özellikle ABD’nin Kuzey Kıbrıs’taki izolasyona son vermek konusunda çaba göstermesi ve Temmuz ayından itibaren yeni dönem başkanı olacak olan İngiltere’nin de Kıbrıs’taki eski rejimin garantörlüğünü unutmadan bu konuda somut adımlar atmasını Türkiye’nin istemesi son derece yerinde olacaktır. Maalesef Sayın Putin bu konuda daha önce verdiği izlenimlere mukabil Türkiye ile pek fazla işbirliği yapmak niyetinde olduğunu göstermemiştir. Türkiye’yi ziyaretinde Türk-Rus dostluğu her ne kadar gelişmişse de bu konuda bir ilerleme sağlanamamıştır. Türk diplomasisinin daha fazla çaba göstermesi gerekecektir ve sanıyorum da gösteriyordur. Türkiye Cumhuriyeti için sonuç almak çok daha önemli.

Oktay Aksoy: Sayın Arım, Kıbrıs’ta Türk tarafının çözümden yana, Rum tarafının da kazanımlarını korumaya yönelik tutumlarının birbiriyle çelişiyor olması acaba bölünmüşlüğün sürdürülmesi ihtimalini mi güçlendiriyor? Ne dersiniz?

Reşat Arım: Evet doğru. İşler tabii bu şekilde kalırsa bu tutum Ada’daki bölünmüşlüğü güçlendirecektir. Tabii bizim istediğimiz aslında Ada’da adil bir çözümün olmasıdır. Bu adil çözümün olması için bugün elimizde çok fazla bir güç bulunmuyor. Kıbrıslı Rumlar Avrupa Birliğine tam üye olmuşlardır. AB’nin, biraz önce Seyfi Bey’in de söylediği gibi, tüm olarak bu konuda bir harekete geçmesini Rumlar engelleyecektir. Yunanistan da arka planda engelleyecektir. Buna karşı bizim neler yapabileceğimizi düşünürsek tabii evvela herkesin kabul ettiği bir şey var, hatta Başkan Putin bile Başbakan Erdoğan Moskova’dayken kendisine söyledi. Bu izolasyonun haklı bir durum olmadığını söyledi. Dolayısıyla bizim bunların üzerine giderek Kıbrıslı Türklere karşı uygulanan izolasyonun kaldırılması için çaba sarf etmemiz gerekecek. Bunun için de çeşitli ülkeler nezdinde en güçlü girişimleri yapmak lazım. Bu izolasyonlar kalktıkça Kıbrıslı Rumlar rahatsız olacaklar. Bu izolasyonların kalkması demek bir nevi KKTC’nin güçlenmesi demek, hiç yoksa evvela ekonomik açıdan durumlarının daha düzelmesi demek. Ekonomik açıdan durumları düzeldikçe onlar güçlenecek ve bu Kıbrıslı Rumları ürkütecektir. Eğer onlar ürkmeye başlarlarsa ancak o zaman doğru dürüst bir çözüme yanaşacaklardır. Bugün Annan Planı’nı öldürmeye yönelik çaba sarfediyorlar. Annan Planı ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla da Kıbrıslı Rumlar, Avrupa Birliği üyesi olarak göründükleri için de, Kıbrıslı Türklerinin herhangi bir önemi olmadığına bütün Avrupa’yı inandırmaya çalışmaktadırlar. Buna karşı yapılacak yegane şey izolasyonun kaldırılmasına çalışmaktır.

Oktay Aksoy: Teşekkürler. Bu arada şimdi Ortadoğu’ya geçmemizde yarar görüyorum. Irak’ta bazı düzensizliklere rağmen, Sünnilerin büyük bölümünün katılmamasına rağmen seçimler oldu. Seçimler sonrası yeni bir yapılanma gayretleri var. Türkiye’nin çok yakından ilgilendiği Irak’ta beklentilerimiz ne olabilir?

Seyfi Taşhan: Bir zamanlar Irak sorununa kırmızı çizgilerle yaklaşmıştık, o dönemi kapattık. Zannediyorum geçen zaman içerisinde Irak’ta her şeye rağmen birtakım şeylerin yapılarak  normal hayata dönüş için ciddi adımlar atıldığı görülüyor. Bütün terör hareketlerine ve her gün insanların ölmesine rağmen. Yapılan son seçimler sonucunda, tabii seçimlerde büyük düzensizlikler olduğu defalarca vurgulandı ama her şeye rağmen bir hükümet kurulacak safhaya gelinmiş gibi. Bu gelişte ortaya çıkan önemli konulardan biri-ki bunda aşağı yukarı bir ittifak hasıl olmakta-ABD ile Arap Dünyası, Irak’lı Şiiler ve diğer Araplar, Irak’ın komşu ülkeleri arasında Kuzey Irak’ın, Irak’ın bir parçası olarak kalması ve ayrı bir Kürt Devleti kurulmaması konusunda bir genel mutabakat sağlanmış görünüyor. Yani Barzani ve diğer Kürtler dışında bir genel mutabakat var. Şimdi Amerikan gazeteleri Irak’ta bir silahlı kuvvetler kurulacaksa peşmergelerin lağvedilmesi konusunu ortaya atıyorlar ve Irak’ta Kürtlerin liderlerinden Talabani’nin de Irak Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olması fikri taraftar buluyor. Böyle bir durumda Kuzey Irak’ın, Irak’ın bir parçası haline gelmesiyle komşularının rahatsızlığı büyük ölçüde azalacaktır. Tabiatıyla bizim Irak’a yaklaşımımızdaki önemli değişiklerden özellikle seçim sonucundan itibaren özellikle Irak’taki politikamızın bir şekilde değişerek Kuzey Irak’ın ayrı bir entite olmayıp ve oraya bizim her zaman yaptığımız gibi destek ve yardımları götürmemiz şeklinde bir ilişki sürdürmemiz şeklinde bir politika oluşuyor gibi. Son zamanlarda bu politikanın sonucunda herhalde Talabani’nin Irak’ın Cumhurbaşkanı olması Türkiye için en iyi bir çözümün işareti gibi görünüyor.

Oktay Aksoy: Sayın Arım, Irak’taki bu son gelişmelerin ve Türkiye’nin izlediği politikaların Irak’taki Türkmenlerin durumunu da etkilediği yorumu yapılabilir mi?

Reşat Arım: Tabii. Genel resme bakınca ne görüyoruz. Genel resim fena değil. Irak halkı kendi ülkelerine sahip çıkma iradesini gösterdi. Buna ek olarak geçen hafta ABD Cumhurbaşkanı Bush Avrupa’ya geldiğinde NATO Konseyi toplantısında bir açıklama yaptı. Burada NATO Ülkeleri Irak’ın ülke bütünlüğünü savunduklarını belirttiler. Tabii bu biraz önce de bahsedilen Irak’ın Kuzeyindeki oluşumlar açısından iyidir, çünkü Irak’ın parçalanmasını kimse istemiyor. Irak’ın içindeki diğer etnik grupların durumuna gelince maalesef Türkmenlerin Meclise soktukları üye sayısı çok az kaldı. Ancak şimdi yeni başbakan olması söz konusu olan Bay Caferi, Şii kökenli, ekseriyeti temsil ediyor. Ancak o mesela Kerkük’te Arapların, Kürtlerin, Türkmenlerin, Keldanilerin her birinin hakkı olduğunu, orada kimseye karşı ayrımcılık yapılmaması gerektiğini bir mülakatta Türk televizyonuna söyledi. Tabii Irak’taki Türkmenlerin durumu Türkiye’nin konumu ile ilintili. Yani Irak içlerinde Türkiye’nin sözlerine ne kadar önem veriliyorsa Türkmenlerin de Irak içindeki durumları o nispette güçlü olacaktır. Tabii bunları önümüzdeki dönemde Anayasa yapılırken göreceğiz. Umudumuz odur ki, Türkiye, dostları, müttefikleri, Arap ülkeleri nezdinde yapacağı girişimlerle Türkmenlerin hakları olan yeri anayasa içinde sağlayabilsin.