Yuvarlak Masa Toplantısı
03 Ağustos 2005

Seyfi Taşhan:  “Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde ortaya çıkan en önemli hususlardan biri, uyuşmazlık sorunu. Bu uyuşmazlık sorunu Avrupa kamuoylarında geniş ölçüde tartışılıyor. Bunda kültür farklılığından, fakirlikten, göçten pek çok konularda özellikle Fransa’da büyük ölçüde bir rahatsızlık ve Türkiye’ye karşı olumsuz bir tutum ortaya çıkıyor. Şimdi tabi  Türkiye Avrupa Birliği’ne girecek ise kamuoylarının temsilcilerinin de mutabakatı lazım. Hatta bazı ülkelerde Fransa gibi ülkelerde doğrudan doğruya kamuoyunun yapılacak referandumda EVET demesi lazım. O halde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girecekse kamuoylarını ikna etmesi ve kendi değerlerinin Avrupa değerleriyle uyuştuğunu, Avrupa ile bir arada yaşayabileceğini göstermesi lazım. Bu hususu dikkate aldığımızda karşımızda büyük zorluklar olduğunu görüyoruz. Bugünkü toplantımızda Büyükelçi Sayın Pulat Tacar ve Emekli Büyükelçi Sayın Reşat Arım’la birlikte bu konuyu tartışıcağız. İlk sözü bu konuda bize etraflı açıklamada bulunması için Pulat Tacar’a vermek istiyorum.”

Pulat Tacar: “Türkiye ile Avrupa arasında bir doku uyuşmazlığı bulunduğu söyleniyor. Bu ne kadar doğru? Avrupa değerleriyle  Türkiye değerleri arasında ne farklar var? Bu konuda bir inceleme yapmak lazım daha doğrusu konuşmayı bu esaslara dayandırmak lazım diye düşünüyorum. Önümüze son günlerde çıkmış olan ve sık sık söz edilen Avrupa değerleri nelerdir?  Avrupa değerlerini iki esas,  iki çerçeve içinde düşünebiliriz. Bir tanesi Avrupa Hukuki değerleridir. Avrupa Hukuki değerleri çerçevesinde, Avrupa Anayasası reddedilmiş olmakla birlikte, üzerinde mutabakat bulunan Avrupa Temel Hakları Şartı Roma Anlaşması’ndan itibaren gelen bütün sözleşmelerin hepsi, bunların içinde Avrupa değeriyle ilgili bazı önemli esaslar bulunuyor. Bunlar demokrasi, insan hakları, özgürlükler gibi temel hususlar ve hatta bunların içinde azınlıklarla ilgili bazı haklar var ki bunlar daha sonra dönmemiz gerekecek. Zira azınlık hakları, Avrupa Değerleri içinde kayıtlı değil. Sadece Avrupa Birliğine girmek isteyen aday ülkelerle ilgili Kopenhag Ölçütlerinde bu kayıtlı. Şimdi bu hukuki değerler çerçevesi dışında bir de Avrupa Düşüncesi değerleri vardır. Avrupa Düşüncesi değerleri nedir? Bu konuda çeşitli görüşler vardır. Mesela Villepin Avrupa Parlamentosu’nda yapmış olduğu bir konuşmada bunu özetlediğini görüyoruz ve bu esas itibariyle Avrupalı düşünürler tarafından genelde kabul görüyor. Bunlar hoşgörü, insanlık ve kardeşliktir. Avrupa’nın klasik antikiteden, Hıristiyanlıkta, temellerini alan bir esasa bağlandığını ifade ediyor. Daha sonra zaman içinde Rönesans,  Hümanist hareket ve Aydınlanma  daha sonra bütün bunların demokrasi, insan temel hak ve özgürlüklerinin kabulü ve hukukun üstünlüğü ilkelerine yönelttiğini söylüyor. Avrupa düşüncesi değerleri  dışında, hem Avrupa düşüncesi değeri olan hem de Avrupa Hukukuna girmiş olan önemli bir değer daha var: O da  “çeşitlilik” değeridir. Bugün Avrupa’nın temel sloganı çeşitlilik içinde birlik olarak yazıldı Anayasada. Bu çeşitliliğin  çok önemli bir sonucu var,  kültürel çeşitlilikten söz ediyorum. Kültürel çeşitlilikle ilgili olarak bu çeşitliliklerin tanınması, değiştirilmesi ve korunması ilkeleri esaslarıdır ve Avrupa’nın değerlerinden biri sayılıyor. Burada biraz evvel sözünü etmiş olduğum  azınlık değerin dışına çıkıyoruz. Zira, örneğin Fransa’da, Türkiye de, ülkesinde uluslararası anlamda anlaşmalarda tanınan haklar dışında azınlık kabul etmiyor. Bu durumda çeşitliliklerin kabulü, tanınması, oluşturulması ve geliştirilmesi çerçevesinde bu meselenin çözümlenmesi mümkün. Yani, çeşitlilik bakımından ayrı bir önemi var. Şimdi Türkiye’nin Avrupa Birliği’yle ilişkilerinde karşılaşacağı önemli sorunlardan bir tanesi yani entegrasyon çerçevesinden söz ediyorum. Türkiye’nin, Avrupa Birliği bağlamından söz ediyorum. En önemlisi şu olacaktır: Türkiye uzakta yakında  müzakerelerin başlayıp başarıyla bitirse dahi bazı ülkeler Avusturya, Fransa  ve başkaları da kamuoyuna soracaklardır. Kamuoyları, anayasal, hukuksal değerler dışında başka değerler çerçevesinde kararını verecekler.  Daha doğrusu, benim düşünceme göre bu başka değerlerin    içinde en önemlisi Hıristiyanlıktır. Bu başka değerlerin esas itibariyle temel olduğunu da düşünüyorum. Temelin Türkiye’nin cesametinde ve Avrupalı insanın elini Türkiye için cebine götürmek istememesinde görüyorum. Avrupa Birliği birden bire çok büyüdü ve bu büyüme kendisine bazı masraflar getirecek, sorunlar getirecek, düzey farklılıkları getirecek. Şu anda Avrupa Birliği’ndeki fiyatlar olağanüstü artmış durumda ve bu Avrupa Birliği’nin temel öğelerinden biri olan EURO’ya girmesinden sonra oluştu. Avrupa halkı bundan son derece rahatsız. Bütün bu rahatsızlığının üstüne, şimdi yapılmış olan 10 ülke genişlemesi ardından beklemediklerinden çok  daha büyük sorun oluşturacak olan Romanya ve Bulgaristan’ını genişlemesinden sonra, Türkiye genişlemesinin  şu sıralar münakaşa edilmesi bence  son derece yanlış olur, bizim için. Zira şu anda ki bütün tartışmaların temelinde bugünkü koşullar yatıyor. Her şeyden önce bence yapılması gereken tartışmanın mümkün olduğu kadar ileriye  atılması. Bu tartışmaya girilmesi bu çerçeve içinde yapılması gereken şey Türk insanının  Avrupa’yı tanıması ve bir de sizin de bahsetmiş olduğunuz gibi  Avrupalı insanı Türkiye’yi tanıması ve Türk insanını tanıması olumlu ve olumsuz yanlarıyla Bunlar içinde neler olacak şimdiye kadar gayet tabi çok köklü olan bir Türk kültürü var. Bu Türk kültürünü  kültürel tanıma yanında ileri sürersek sadece geçici güzel bir rüzgar olacaktır. Çok daha temele inmek gerekiyor. Başka bir deyimle bizim tanıtma stratejimizi değiştirmemiz gerekiyor.  Bizim stratejimiz şu: Bugüne kadar asimetrik ve tek yönlü bir tanıtma yaptık. Yani biz mesajımızı karşı tarafa doğru, karşı tarafın değerlendirmelerini nazara almadan gönderdik. Halbuki tanıtma stratejilerinde simetrik bir etkileşim var. Başka bir deyimle mesaj gönderen ve bir fikri karşı tarafa gönderen, karşı tarafın reaksiyonunu, değişimlerini nazara itibaren alalım. Yani kendi de değişmeli. Bu bir karşılıklı iletişim meselesi haline geliyor. Türkiye’nin en büyük eksiklerinden bir tanesi de budur. Şimdilik bu kadar.”

Seyfi Taşhan: “İlginç konulara temas ettiniz. Şimdi tabi burada Villepin’in söylediği kültür, Avrupa kültür değerleri dediğimiz zaman, Avrupa’nın yeni katılacak olan ülkelerden  de bu değerlere de uyumlu olmasını  beklediği anlaşılıyor. Bunun yanında da Avrupa’da söylediğiniz  çeşitlilik kavramı var. Şimdi çeşitliliğe de bir sınırlama getirilmiştir. Yani bu değerlerlerin aksi olmayacak, ya da bu değerlerden farklı değerler olmadan bir çeşitlilik konusu oluyor. Fakat bu bir çeşitliliğin kısıtlanması anlamına geliyor. Bu temelde Avrupalılık  kavramına da ters düşer.”

Reşat Arım: “Yaşama biçiminden  mi söz ediyorsunuz ?”

Seyfi Taşhan: “Şimdi bu da kültürün bir parçasıdır. Bu farklılığı da İskoçya’da yaşayan bir insanın  yaşam biçimiyle bilmem Katalonya’da yaşayan diğer bir insanın yaşam biçimleri farklıdır. Bu farklılık Türkiye’de de var. İkinci konu, Türklerle yabancıların bir arada yaşaması konusunda gelecek olursak bugün Türkiye’de on binlerce yabancı yerleşmiş durumda. Türkiye’de gayet rahat yaşıyorlar. Türk toplumu da yabancılarla yaşamaya alışkın bir toplum.  Tarihinden gelen bir takım değerlerle burada esas mesele söylediğiniz göç korkusu , işlerin elinden alınması korkusu. İkincisi, tabii ki Türkiye de girerse Avrupa’ya büyük yük getireceği korkusu. Bunlar:”

Pulat Tacar: “Türklerin borçlarının büyüklüğünün ödenmesi gerektiği.”

Seyfi Taşhan: “Bu bir fobi olarak ortaya çıkıyor. Aslında bu kadar korkunç bir durum ortada gözükmüyor. Çünkü Türkiye’nin giriş süreci 10-15 sene sürecek olursa zannediyorum Avrupa Birliği de bugünkü tarım yardımları strüktürel yardımlar yani ortak tarım politikası gibi strüktürel yardım politikalarını bu hızla devam ettirmesi mümkün değil. Bu durumda Türkiye Avrupa bütçesine net kontribütör olur, bugünkü kalkınmasını sürdürebilirse. Şimdi böyle bir durumda Avrupa’nın Türkiye’ye büyük bir mali katkıda bulunma korkusu bence yersiz.. İkinci yersiz olan şey de, Türkiye’den büyük bir göç olacağı. Şimdiye kadar olan örneklere baktığımız zaman Dünya Savaşı’ndan sonra Batı Avrupa’nın gelişmesine paralel olarak İtalya’dan ,Yunanistan’dan, İspanya’dan , Portekiz’den büyük miktarda göç aldı, Batı Avrupa Bunların büyük kısmı geri döndü. Yani kendi ülkeleri Avrupa Birliği’ne dahil olarak ekonomileri geliştiği ölçüde; Türkler’de de bu olacaktır. Yani Almanya’nın havasına ya da toplumunun milliyetçi tutumuna bakıp çok memnun yaşadıklarını söylemek zor. Bunların da büyük bir kısmı geri dönecektir. Şimdi buradaki rahatsızlık öyle zannediyorum ki kapalı Batı toplumlarından geliyor, örneğin Almanya toplumu, Fransız toplumu bunlar büyük ölçüde kapalı toplumlardır, sosyal hayatları bakımından. Türkler’in sosyal hayatı ise açık bir yaşam tarzıdır. Bu yaşam tarzının ikisinin arasında  bir uyuşmazlığa neden olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir uyuşmazlık mesela Yunanistan-Türkiye arasında ya da Yunanistan’la İtalya arasında ve Akdeniz Ülkeleri arasında pek söz konusu değil. Benzer bir hayat tarzı var. İslami değerlere gelince tabi burda büyük bir farklılık var. Avrupa kendi dinle olan ilişkilerini 18.yüzyılda, 19.yüzyılda hatta 20.yüzyılın başlarına kadar bir süreç içerisinde kiliseyle devlet yönetimini ayırmış durumda. Biz bu işi ancak 1920’lerde yaptık. Bu bakımdan daha bu ayrımı yerleştiremedik. Çeşitli nedenleri var. Birincisi, İslamiyetin bir kilise gibi organizasyonu olmayışı ve böyle bir anlaşmayı yapacak bir dini yapının bulunmaması. İkinci olarak, tabi İslam dininin devamlı olarak siyasete girme teşebbüsü içinde bulunması, İslam dininin içinde bulunması bütün bunlar Türkiye’nin bu konudaki işinin biraz zor olduğunu gösteriyor ve son zamanlardaki kamuoyu akımlarından da bu konudaki zorlukları hissediyoruz. Reşat Bey size söz vermek istiyorum bu konularda buyrun.”

Reşat Arım: “Evvela bütün bu kompleks konuların Türkiye’nin müzakere sürecinin başlangıcında mi ele alınması yoksa sona mı bırakılması meselesi var. Ben bu işin şimdi enine boyuna konuşulmasının  daha yararlı olacağını düşünüyorum. Çünkü şu sıralar Avrupa  kendi kimliği konusunda bir münakaşanın içerisinde ve bu münakaşayı da yakın bir zamanda fazla bir sonuca bağlayabileceğinin  işaretleri yok. Nitekim Avrupa kimliği nedir? Avrupa kimliği meselesini Avrupa Birliği üyeleri 1970’lerde bir defa ele almışlar, bu konuda bir deklarasyon yayınlamışlar. Hatırladığıma göre bu deklarasyonda kimlik değil de Avrupa ne yapmalı, şunu yapmalı, bunu yapmalı falan gibi bir takım amaçlar ortaya koymuşlar. Dolayısıyla o zaman Avrupa  kimliği  konusunda esaslı bir karara varamamışlar. Bugün de Avrupa Birliği içinde ortaya çıkan krizlerin temelinde belki de Avrupa kimliği konusu yatıyor denilebilir. Bu kimliği Avrupalılar tartışıyorlar dolayısıyla bunu yaparken de Türkiye’yi ele alıyorlar. İşte Fransız Başbakanı birden bire şimdi 3 Ekime az bir süre kala ortaya çıkıp Türkiye’yi  hedef gösteriyor. Tabi bu çok yanlış ama bence bunun temelinde Avrupa kimliği arama sıkıntıları var. Ben zannediyorum ki, Avrupa, Avrupa Birliği üyeleri kendi kimliklerini bulabilmek için  Türkiye’ye muhtaç değiller. Bugünkü dünyada işte bu medeniyetler çatışması tezlerinin uçuştuğu 11 Eylül olaylarının daha sonra İngiltere’deki temmuz ayı başındaki olayların meydana geldiği zamanlarda ille de Avrupalı’nın “ Ben Türk’e karşı kimliğimi geliştiririm” gibi yanlış bir şeye düşeceklerini zannetmiyorum. Dolayısıyla onlar şu sıralar kimlik münakaşalarını yapıyorlar. Yapsınlar, bunu yaparken bir yandan da Türkiye’yi ortaya atıyorlar,atsınlar. Bu işin  başında   1-2sene , 3sene, 4sene, 5sene zarfında bu konuda sağlam bir karara varsınlar. Çünkü bizim bu meselede sıkıntımız yoktur. Türkiye’deki değerlerin Avrupa  değerlerine zıt olduğunu iddia etmek çok yanlış olur. Osmanlı’dan itibaren Türkiye’nin yaşadığı topraklardan belli bir değerler sistemi vardı. Bu değerler sistemi zaman zaman Avrupa’ya yaklaşmış, zaman zaman Avrupa’dan uzaklaşmış. Ama Osmanlı içinde Araplar var, Bulgarlar var, Romenler var… hepsi bunlar karmaşık sistemdi. Tabi değerler sistemi ona göre oluşmuştu. Türkiye’de Cumhuriyetten bu yana Avrupa değerlerine gayet uygun bir şekilde hareket ediyor. Hukuki bakımdan bunları tamamlamış, kültürel taraflarında belki eksiklikler olabilir. Bunlarda nispeten kolay bir şekilde tamamlanabileceğini zannediyorum. Dolayısıyla da Avrupa kimliği münakaşaları içerisinde Türkiye’de rolünü oynamalı işte bu tanıtımla olur. Bu rolü oynarız ve bunun da birkaç sene zarfında bağlanması ve dolayısıyla önümüzün yakın bir zamanda açılmasını ümit ediyorum.”

Seyfi Taşhan: “Çok doğrudur. Polat Bey sizin konuşmanızdan bu meseleleri şimdi görüşmek değil de daha sonra biraz daha Avrupa bu işi bitirsin daha sonra bizim bu konuları ele almamız daha uygun olur  gibi bir şey anladım. Bence şimdi burda bir ikilem var. Müzakere süreci Türkiye’nin kendi sosyo-kültürel, transformasyonu bakımından, dönüşümü bakımından, Avrupa ile entegrasyon a doğru adım adım yürüyüş ve Avrupa Birliği’ne katılma hedefinin bulunması bu konuda Türkiye’nin kendi değişimini gerçekleştirmesi bakımından faydalı oluyor kanaatindeyim. Yani onun için bu süreçte devam etmesi Türkiye bakımından oldukça önemli görüyorum. Bir taraftan değişeceğiz bir taraftan entegrasyona doğru gidiceğiz ki sonuçta zannediyorum, Türkiye de büyük ölçüde değişmiş olacak diye düşünüyorum. Bilmiyorum katılır mısınız Polat Bey?”

Pulat Tacar: “ Ben şimdilik bu meselenin ileriye atılmasını gerekir dediğim zaman şunu söylemek istemiştim. Ben Türkiye’nin şu anda başlama aşamasında olduğu müzakerelerin uzun bir süre içinde Türkiye’yi tamamen değiştireceği düşüncesindeyim. Özellikle tarım sektöründe ve çevre konusunda o kadar büyük devrimler olacak ki Türkiye açısından zorunlu olarak bu ekonomik ve toplumsal koşullar Türkiye’yi değiştirecektir. Toplumsal koşullar dediğimiz zaman tarım sektöründen muazzam bir işgücünün hizmet ve sanayi sektörüne doğru yönelmesinden söz ediyorum. Çevreden bahsettiğim zaman, girdinin artmasından bahsediyorum. Başka bir deyimle Türkiye’nin rekabet gücünün sınırlandırılmasından söz ediyorum. Ek olarak globalizasyon çerçevesinde ortaya çıkan bazı güçler var. Dikkat ederseniz, Türkiye’de sanayiler bankalar vs. global sermaye tarafından kar getirici olunca satın alınmaya başladı. Yani  Türkiye bu evrimde kabuğunu değiştirecek. Bu değişiklik yapılmadan bu meselelerin Avrupa’yla tartışılması, oldu olmadı, girdi girmedi meselesine girmemizi isterim ben. Zira önümüzde çok uzun bir dönem var ve bu dönem sonunda Türkiye güçlendiği taktirde 20 sene sonra 15 sene sonra Avrupa ne olacak o zaman Türkiye  görecek,  o zaman girip girmeme kararını verecek ve Türkiye güçlenirse şayet niye  Norveç gibi olmasın? Siz dediniz ki belki  Avrupa bütçesine kontribüsyon yapacak yani veren taraf olacak o zaman Türkiye’nin verimli hallerini düşünmek zorundadır. Benim çok yakın bir Alman dostum vardı: Claus Henz. Benim Avrupa Birliklerinde, Avrupa Topluluklarında büyükelçi olduğum  zamandan. Her ayın bir günü Strazburg’ta akşam yemeği yediğim dostumdu. Claus Hens daha sonra Avrupa Birliği Parlamentosu’nda başkan oldu. Bugün de hala daha kendisiyle yazışma halindeyiz. O bana şu soruyu soruyor. Diyor ki: “Türkiye niye Avrupa Birliği’ne girmek için bu kadar çok büyük bir psikolojik ve sosyo-psikolojik rahatsızlık içerisinde?” Diyor ki: “take it easy” yani “yavaş alın”. Zamana bırakın, zamanı geldiğinde görüşürüz. Siz hazır mısınız?, Siz istiyor musunuz?, Biz hazır mıyız?, Biz istiyor muyuz? O zaman görüşürüz. Bugün görüşülecek şeyler değil. Sizin devamlı suretle karşımıza sizi elemek için sizi provoke etmek için her gün ve her gün politikacılar beyanat vereceklerdir. Siz Türk toplumu olarak “aman benim hakkımda ne düşünüyorlar” diye titriyorsunuz. Şu şunu dedi, hayır böyle değildir… Siz kendi işinize bakın. Sizin derdiniz “OLMAKTIR”. Verden Almancası, “sein” değil “verden” bu çok önemli. Bu iki fiil arasında fark var.  bir tanesi olmak, diğeri ise oluşmaktır. Sizinki OLUŞMAKTIR. Ha şimdi benim söylemek istediğim budur.  Bu tartışmaları bir amaçla yapmak isterim. Türkiye içinde yapmak isterim. Avrupa’nın ne olduğunu ne düşündüğünü bilmek için Türkiyeli insan bugün Avrupalı’nın  ne olduğunu, Avrupa kültürünün ne olduğunu, ne düşündüğünü , niçin öyle düşündüğünü bilmiyor. Yani merkantil etkenlerin insanın kültürel yaşam üzerindeki etkilerini birçok insana tam anlamıyla kavramıyor. Biz oradaki evrimi yani Avrupa’daki evrimlerden çok Avrupa değerleri değişiyor. Avrupa değerleri gibi bir söylem var.  European Values Survey, bu iki senede bir yapılıyor. İki sene de bir yapılan bu European Values Survey değiştiğini görüyoruz. Şimdi önümüzde eşcinsellerin evlenmesi meselesi var. İste burda Avrupa’da Values’un değiştiğini görüyoruz. Avrupa değerleri değişiyor. Eskiden kesinlikle böyle bir şey öngörülmezken şimdi bu ,görüyoruz ki pek çok ülkeyi ve halkı tarafından kabul ediliyor. Bununla birlikte halk bu evrim çerçevesinde değişebilir. Türkiye içinde bunu düşünüyorum.

Seyfi Taşhan: “Efendim, bu konudaki münakaşaların ileriki bir safhada yapılması meselesi. Bana göre madem ki sonuç itibariyle bu işte Avrupa kamuoyunda büyük bir etkisi olacak. Ya direkt referandum yoluyla ya da Avrupa Parlamentosu tastik vesaire yoluyla ve o zaman biz diyelim ki 10 senelik bir süreç. 10 senelik süreç içerisinde bu gibi kritik bir münakaşayı son iki üç senede tartışmak bence rizikolu gibi olur. Tabi bu evrim içerisinde Türkiye’nin ekonomisi güçlenecek, sosyal alanda bir çok iyi şeyler olacak, bunların her biri son iki üç senedeki kararları etkileyecek. Ama benim kanım o ki Türkiye’deki bu ekonomik – sosyal gelişmeler, siyasi gelişmeler uluslararası konjonktürü, uluslararası sistemdeki gelişmeler, Avrupa’daki gelişmeler herhalde Türkiye’yi üye yapacaktır. Bakın kritik nokta bu Avrupa Parlamentosu oylarında mesele olduğuna göre Bu kamuoylarını etkileyecek işin şu sırada münakaşa edilerek biraz belirlenmesinin çok faydalı olacağını düşünüyorum. Çünkü kırk senedir şu kadar zaman Avrupa Birliğiyle mücadele etmekteyiz. Birden Avrupa kamuoyları meselesini ortaya çıkartması. Bu manayı aşmamız gerekiyor. Bu manayı düşünmeden biran önce aşmanın yollarını bulmakta fayda var gibi geliyor.

Efendim tabi iki tane farklı görüş var. Yalnız ben bir görüş daha ilave etmek istiyorum. Polat Bey siz Avrupa değerlerinde değişmekte olduğunu ifade ettiniz. Türkiye’nin de değerlerinde değişmekte olduğunu ifade ettiniz. Türkiye’nin de değerleri değişiyor. Zannediyorum bir universal değerlere doğru gidiyoruz. Buraya biraz Amerikanizm katılıyor. Biraz Japon değeri biraz Çin değeri. Çin mallarının girişi dolayısıyla yani üniversel bir değer sistemine doğru gidiyoruz. Bu üniverselleşme kavramı dil bakımından aşağı yukarı bir kavram gelişiyor. İngilizce’nin dominant olduğu bir dünyaya doğru ilerliyoruz. Ticaret metotları iş sanayi standları. Dünya aşağı yukarı bir globalleşmeye doğru gidiyor. Bunların içerisinde tabi dominant sinema kültürü ortaya çıkıyor.Bütün bunlara baktığımız zaman aşağı yukarı hepimizin paylaşacağı bir değer meselesi ortaya çıkıyor derim ama tabi bunun yanında da bölgesel, yerel, değer sistemleri de mevcut olacak, bunlarda farklı olacak diye düşünüyorum.Son söz sizin Pulat Bey:

Pulat Tacar:  Biraz önce söylemiş olduğunuz evrensel değerler konusunda Sayın Başbakanımız değindi. Bundan yaklaşık olarak 15-20 gün önce ve bizim esas itibariyle değerlerimizin özel değerler olduğunu söyledi. Daha önce Malezya Başbakanı Mahatir Avrupa Birliği devlet ve hükümet başkanlarıyla yaptığı toplantı sırasındaki yaptığı bir konuşmasında ‘Sizin değerleriniz sizindir. Evrensel değerler bizimkidir. Biz  evrensel değerlere sahibiz’ dedi. Bununla birlikte siz evrensel değerlerin gayet tabi bir noktada Amerikan değerleriyle tanımlanabileceğini söylediniz. Evrensel değerler Batı değerlerinin bir bölümüdür. Çünkü işin sonunda Batı değerleri de ABD değerleridir. Avusturya  değerleri de evrensel değerlerdir ve Batı değerleri olarak tanımlanmaktadır. Ona mukabil doğunun da kendine ait bir değerler çerçevesi vardır. Bu değerler çerçevesinde bireyin kamuoyu, kamu karşısında ki pozisyonudur. Şimdi bizim bulunduğumuz Gündoğan’a girerken bir şey göreceksiniz. ‘Her şey vatan için yazıyor’. Avrupalı bunu ‘Her şey insan için’ diye söylüyor. Benimde son sözüm buydu.

Seyfi Taşhan: Efendim son Reşat Bey’e de söz vereceğim, size son derece katılıyorum. Eskiden biz teba idik şimdi vatandaş olduk. Yani insanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ki bizim için yaşayan bir yasadır. Bu yasada da bireyin değeri ortaya konulmuştur. Türk yasa sisteminde, laik yasa sisteminde bireyin değeri vardır. Artık insanlar kuş değildir. İnsanlar bireydir ve Türkiye’de bu kavram gelişiyor. Kendini maalesef tam olarak geliştiremeyen daha hala kendini teba olarak gören, daha hala kendini kul olarak gören insanlar var. Artık öyle görmek isteyen insanlar var. Bu da Türkiye’de değişiyor o halde Türkiye’de de bir transformasyon oluyor.

Reşat Arım: Diyelim ki o zaman herhalde dünyadaki değerler sistemi Avrupa değerlerini belki aşacaktır. Böyle bir değerler sistemi içinde yüzmeyi amaçlayacağız. Buna Türkiye’ye çok iyi uyum sağlayacak.

Seyfi Taşhan: Teşekkürler. Son olarak söyleyeyim tabi buna terör müsaade ederse. Teşekkürler çok tatlı bir sohbet oldu, sağ olun.