Yuvarlak Masa Toplantısı
11 Mayis 2005

Oktay Aksoy: Ben Oktay Aksoy bugünkü yuvarlak masa toplantısını Dış Politika Enstitüsü Başkanı Seyfi Taşhan ve emekli Büyükelçi Reşat Arım’la açıyorum. Moskova’ da yapılan 2. Dünya Savaşının sona erişinin 60. yılı kutlamaları vesilesiyle ortaya çıkan tabloyu tartışmaya açmak istiyorum. II.Dünya Savaşı’nın, Soğuk Savaş’ın ve Yalta ve Postdam Konferansları kararlarıyla şekillendirilen düzenin sona ermesiyle ortaya çıkmaya başlayan yeni uluslararası düzenin esasları üzerinde durmamızda yarar var. Bu çerçevede Avrupa nerede, nereye gidiyor, Rusya’nın durumu nedir, ABD’nin hedefleri nedir ve bu gelişmelerin bölgemizdeki sorunlara etkileri hakkındaki fikirlerinizi sormak istiyorum. Reşat Bey sizinle başlayalım.

Reşat Arım: İsterseniz ben uluslararası konjonktür kavramı çerçevesinde bu gelişmeleri izaha çalışayım. Bana öyle geliyor ki, bu bahsettiğiniz noktalarda  evvela Soğuk Savaşın bitmesinden sonra yeni bir uluslararası konjonktür meydana geldi. Burada bu bahsettiğiniz konular şöyle bir sıralama içindeydi denebilir, mesela, evvela büyük devletlerarası ilişkiler, Soğuk Savaş bitince tabii Sovyetler çöktükten sonra Amerika Sovyetlerden sonra kurulan Rusya. İşte Avrupa’daki gelişmelerde evvela büyük devletleri dikkate alabiliyoruz. Avrupa’daki gelişmeler, demir perdenin yıkılması, Doğu Avrupa ülkelerinin kurtulması ve onların NATO’ya Avrupa Birliği’ne üye olma sürecini başlatmaları. Tabi o sırada Orta Asya çok önemliydi. Orta Asya’da bir takım gelişmeler oldu Sovyetlerden sonra kurulan yeni devletler gündemi meşgul etmekteydi. Arkadan NATO geliyordu sırada. NATO ne olacak, NATO’nun yeni dönemde aynı önemi koruyup korumayacağı, görevini sürdürüp sürdüremeyeceği, bunların münakaşası yapıldı. Tabi o sıralamada Ortadoğu en sonda geliyordu onunla pek fazla ilgilenen olmadı diyebiliriz. Gerçi Irak’ta I. Körfez Savaşı oldu, ama Ortadoğu meselesi olarak pek öne çıkmadı 11 Eylül saldırılarından  sonra uluslararası yeni bir konjonktür oluşmaya başladı. Burada sıralama belki değişti. Evvela NATO, 5. maddeyi çalıştırırız dediler bütün NATO ülkeleri buna hazırdı ondan sonra Afganistan’da bir savaş başladı arkasından önemli olan bence ve orta yerde büyük yer kaplayan Irak meselesi, Irak Savaşı birçok şeyi etkiledi. Tabi Irak Savaşı aynı zamanda İsrail, Filistin konusunun da ortaya çıkmasına sebep oldu. Tabi İsrail-Filistin konusu da daha şimdi orta yerde. Eski sıralamada orta yerde olan Orta Asya ülkeleri meselesi gene önemini korumakta; çünkü Büyük Ortadoğu Projesiyle onlar da öne çıktılar. Bence bu uluslararası konjonktürü Büyük Devletler arasındaki ilişkiler, büyük devletler; Amerika, Rusya, Avrupa. Bunlar arasındaki ilişkiler belli bir noktaya getirecek. Bunun içinde de daha önce Irak Savaşı sırasında Avrupa ve Amerika arasında ortaya çıkan gerginlik, sürtüşmeler bunlar artık kayboluyor ve şimdi Amerika, Avrupa’yla birlikte bu yeni dünya düzeninde hakim rol oynayacak durumdalar. Ben yeni dünya düzeni böyle olacak gibi görüyorum.

Seyfi Taşhan:  İleriye doğru baktığınızda bu son derece makul bir görüş. Ancak tabi burada Avrupa ülkelerinin hem makul hem de ahenkli bir şekilde çalışabilecekleri varsayımını kabul etmekle bu mümkün olur. Ama bugüne kadarki Avrupa gelişmeleri Avrupa’ da böyle bir ahengin ve varsayımın olması ihtimalinin biraz zor olduğunu gösteriyor. Çünkü  bugüne kadar baktığımızda gerek Irak’taki 91 Savaşı, gerek Iraktaki 2002 Savaşı bütün bunlara baktığımız zaman Avrupa’yla Amerika’nın ne kadar birbirinden farklı görüşlere sahip olduğunu görüyoruz. Daha öncede Soğuk Savaş sırasında hatırlayacaksınız orta menzilli nükleer silahlar konusunda ortaya çıkan uyuşmazlık, NATO’nun desteklenmesi, konusundaki uyuşmazlıklar, bütün bunları dikkate aldığımızda Avrupa’yla Amerika’nın dünya meseleleri konusunda iki ayrı kültüre sahip olduklarını söylemek bir ölçüde mümkün. Avrupa’nın tabii bu konudaki farklı düşüncesi belki kendi gücünün, kendi tradisyonlarının dünya meselelerine müdahaleden kaçınma eğilimini beslemiş olması.Bunu da şununla izah etmek istiyorum. Eski sömürgeci ülkeler Fransa ve İngiltere İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra artık birer Avrupa Devleti haline geldiler. Bunların dünya meselelerinde rol oynamaları ihtimali zayıf. Hatta bu savaş sonrası ilk teşebbüslerini, Süveyş Harekatını hatırlayalım. 50’li yıllarda Amerika tarafından son derece sert bir şekilde engellenmişti ki bu Orta Doğu’da Avrupa ülkelerinin bir rol oynamasını Amerika’nın katiyen kabul etmeyeceğinin işaretini veriyordu ve bu da Süveyş bunalımı sırasında, 50’lerde ortaya çıkmıştı. Artık  Avrupa’nın ne böyle bir arzusu, ne de böyle bir müdahale imkanı olmadığı gözüküyor. Yani belki yapısı değişirse, Türkiye’nin katılımından sonra Avrupa Birliği yeni  bir yapıya kavuşursa belki o zaman dünya meseleleri üzerinde Avrupa’nın tekrar ağırlıklı bir rol oynaması söz konusu olabilir diye düşünüyorum. Yalnız tabii Avrupa’nın bazı alanlarda Avrupa bölgesinde başarılı çalışmaları var. Diyelim ki Orta ve Doğu Avrupa’nın Avrupa’ya kazandırılması, demokrasi alemine kazandırılması  konusunda Avrupa genişleme programını kullanmak suretiyle son derece başarılı çalışmalar yapabilmiştir. Hatta bu başarılı çalışmalar şimdi Türkiye’yi de kapsayan Balkanlara da uzanmaktadır. Maalesef genişleme kapsamı dışında kalan ülkelerde Avrupa bu başarıyı gösterememektedir. Mesela Akdeniz Programında bu başarı gözükmemektedir. Yani tahmin etmek zor değil, komşuluk programında da, komşu ülkeler programında da böyle bir başarıyı sağlaması pek muhtemel değil, demokratikleşmeyi teşvik vesaire bakımından. Şimdi böyle olunca 60.yılını kutladığımız İkinci Dünya Savaşının sona ermesiyle ilgili törenlerde , ki biz o savaşa doğrusu katılmadık. Bu kutlamalar vesilesiyle Bush’ un gerek Baltik Devletlerinde, gerekse Gürcistan’da büyük bir Amerikan varlığını göstermesinden hareketle bunun nedenleri ve bunun anlamı üzerinde de belki düşünmekte biraz yarar var diyebiliriz; çünkü Baltık Devletlerinin son zamanlarda Rusya’ya karşı adeta tarihi bir özür diletme baskısında bulunmaları ve Sovyetler Birliğine bu ülkelerin Almanya’yla varılan anlaşma sonunda dahil edilmelerinin bir istila hareketi olduğunda ısrarlı olmaları yeni bir sayfa açmış gözüküyor; çünkü bu ülkeler artık hem NATO ülkesi, hem Avrupa Birliği ülkesi oldular, galiba biraz da kuvvetlendiklerini hissettikleri için, Rusya’yla bu şekilde bir tartışma diyeyim tabi çatışma demeyeyim, tartışma ortamına girebildiler. İkincisi Bush’ un tabi bu ülkeleri ziyareti, onlara verdiği destek aşikar. Bu da Rusya’ya bir mesaj niteliğinde. Ayrıca Bush’ un gene Rusya’yla aralarında ciddi ihtilaf bulunan hala Rus askerlerinin yerleşik bulunduğu Gürcistan’ a ziyareti de bir nevi Rusya’ya bir ihtar niteliğinde. Televizyonlardan gördüğümüz kadarıyla Gürcistan’da muhteşem bir karşılama yapılmış Bush’a, bu da Güney Osetya ve Abhazya konularında Rusya’nın tutumunu eleştiren bir tabloyu ortaya koyuyor. Buna karşılık paradoksal bir şekilde Putin ile Bush’un sarılıp öpüşmesi, 60.yılda acaba diplomasinin bir oyunu mu, yoksa gerçekten Rusya’yla Amerika arasında bir anlaşmanın mevcudiyetini mi gösteriyor? Tabii burada çok kutuplu dünya konusunda ortaya atılan nazariyeler de ortaya çıkıyor. Örneğin; deniyor ki Avrupa Birliği bir kutup, Rusya bir kutup, Çin bir kutup, Hindistan bir kutup, Amerika bir kutup gibi bir durum mu var? Yoksa eskiden Batı dediğimiz Avrupa’yla Amerika’nın bizim de dahil olduğumuz bir ittifakın ağırlığı ile buna karşı duran ki bugün kalmadı, karşı duran bir dünya yerine bugün uniform tek kutuplu bir dünya mı oluşuyor? Söylediğiniz Avrupa ile Amerika’nın ahenkli çalışması gereği böyle bir dünyanın doğmasına ihtiyaç gösteriyor. Ama Avrupa’yla Amerika’nın çatışması da pek mümkün değil; çünkü gerek ekonomileri iç içe, gerek dayandıkları medeniyetin kökeni aynı. Aynı zamanda değerleri, sosyal, toplumsal, siyasi değerleri aynı. Bu iki kitlenin birbiriyle bir çatışma haline girmesi bence söz konusu değil. Rekabet diyorlar, ekonomik rekabet. Bence ekonomik rekabetten ziyade ekonomik tamamlayıcılık mevcut, Amerika ile Avrupa arasında. Tabii burada bir de Avrupa milliyetçileri çıktı şimdi, eskiden Alman milliyetçisi, Fransız milliyetçisi dediğimiz gibi Avrupa’ da bazı milliyetçiler çıktı. Kendisine Avrupa milliyetçisi adını veren, aslında tutucu, klasik, kökenlerini dinden alan bir takım Avrupa milliyetçilerini Fransa’da görüyoruz, Almanya’da görüyoruz, Polonya’da görüyoruz, Avusturya’da görüyoruz ve bunlar bir dar Avrupa, kendi kabuğu içerisine çekilmiş bir Avrupa üzerinde duruyorlar. Ama bu mümkün mü? Böyle bir şeyi sürdürmek mümkün mü bilmiyorum.

Reşat Arım:  Rusya’dan bahsedilince, bana göre şöyle bir değerlendirme yapılabilir. İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da belli bir düzen kuruldu, dünyada da belli bir düzen kuruldu. Soğuk Savaştan sonra ise daha ziyade Sovyetler Birliğinin bıraktığı yerlerde kendisinden kopan veya nüfuz bölgesinden kurtulan yerler söz konusu oldu. Orta ve Doğu Avrupa, Orta Asya, Kafkaslar. Şimdi bana öyle geliyor ki bu yeni dönemde, 11 Eylülden sonra başlayan bu yeni konjonktür içerisinde evvela Amerika ile Rusya çok yakınlaştılar. Putin hemen Başkan Bush’ la yakın ilişkiye girdi, zirveler yaptılar ve adeta sanki dünyayı birlikte yöneteceğiz gibi bir havayı Putin doğurmayı başardı. Ancak sonradan anlaşıldı ki tabi Putin’ in arkasında ciddi bir güç yoktur. Şimdi Amerika daha önce yarım bırakılan, yarım kalmış işleri temizlemeye soyundu bir nevi. Özellikle Orta Asya ülkelerinde ve Kafkaslar’ da tabii eski rejimlerin kalıntıları vardı, yahut birden yenilik oldu gibi gözüktü fakat sonra eski rejimin kalıntıları iktidara geldiler birçok yerde. Şimdi galiba bu yeni demokrasi ve hürriyet sloganı altında bu yarım kalmış işleri temizlemek işi devam edecek bir süre gibi gözüküyor.

Oktay Aksoy: Aslında Soğuk Savaş’ın sona erişi, Sovyetlerin çöküşüyle ortaya çıkmakta olan bu yeni uluslararası düzenin ilk belirtileri belki de Birinci Körfez Savaşı sırasında görülmeye başlandı. Amerika önderliğinde uluslararası bir dayanışma içinde yürütülen bir harekat. Sonradan belki bazı ülkelerin tereddütleri oldu, II. Körfez Savaşı’nda daha açıkça gördüğümüz gibi. Ama genellikle görülen, büyük devletlerin işbirliği; Avrupa’nın, Rusya’nın ve Amerika’nın uyumlu çalışmasına imkan verecek bir uluslararası düzen yolunda ilerleniyor. Oluşan bu durumun bölgemize etkileri ne olacak, Irak’taki gelişmeler olsun, İran’ın durumu olsun hatta Kıbrıs’ta?

Seyfi Taşhan: Şimdi şöyle bakalım: Türkiye, Rusya’dan sonra ikinci Avrasya ülkesi. Bir Avrasya  ülkesi olarak Türkiye, hem Avrupa meseleleriyle uğraşmak, hem bölgesindeki, hem de Asya’daki olaylara yakından bakmak zorunda. Ama kendi meselelerimiz de bu arada var. Bunların en  başında gelen meselelerden biri, Kıbrıs meselesi. Kıbrıs meselesi, bizim ihmalkarlığımız, Avrupa Birliği’nin yanlış hareketi ve Kıbrıs Rumlarının da inadı yüzünden bugüne kadar süre gelen bir yanlışlıklar zinciri içerisinde açmaz bir duruma geldi. Detaylarına girmiyorum, herkesin bildiği detaylar. Burada şimdi, öyle bir durumdayız ki Rum kesimi Avrupa Birliği üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti olarak yerini aldı. Kuzey Kıbrıs, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmayan, ambargo altında tutulan bir bölge olarak kaldı. Bunun nedeni, Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye tarafından istila edildiği ve Kuzey Kıbrıs’ın da bir çözüm arzu etmediği egemen görüşüydü, temel görüş buydu. Halbuki bu görüşün doğru olmadığı, son Kofi Annan tekliflerinin referandumu sonucu ortaya çıktı. Ancak öyle bir yola girildi ki, dönüşü yok. Bundan Rum Yönetimi istifade etmeye çalışıyor ve kendisini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak Türkiye’ye tanıtmaya ve yavaş yavaş da Kuzey Kıbrıs’ta hakimiyetini sağlamaya çalışıyor. Bu ortada gözüken bir şey. Ancak tabi 70 milyonluk bir Türkiye, bölgesinde son derece güçlü bir Türkiye ve Avrupa Birliği’yle de yakınlaşan bir Türkiye, jeostratejik bakımından Amerika’yla da çok yakın ortaklığı bulunan bir ülke. Bu ülke karşısında da kendi hareketlerini diplomasiyle, emrivakilerle hedefe ulaştırmaya çalışıyor ve büyük ölçüde de ilerleme sağladı. Şimdi bu safhadan sonra, Güney Kıbrıs, Kuzey Kıbrıs’la bir çözüme doğru götürülebilir mi? Bir iyimser hava görülüyor ortada, bu nikbin hava Türkiye’ den yansıyor ve deniyor ki işte Amerika’nın Dışişleri Bakan Yardımcı Vekillerinden Laura Kennedy’nin bölgeye ziyareti sonrası beyanlardan da anlaşıldığı gibi, Papadoupoulos yönetimi Annan planında istedikleri değişiklikleri BM Genel Sekreterine duyurma niyetinde. Hiç şüphe yok bu konu Sayın Başbakan’ın Amerika ziyareti sırasında gerek Birleşmiş Milletler,  gerekse ABD Başkanı Bush’ la yapacağı görüşmede mutlaka ortaya getirelecek. Şimdi soru şu; acaba Kuzey Kıbrıs’ın izolasyonu diyelim, maruz bırakıldığı ambargo, bir izolasyon olarak tanımlarsak, bu izolasyonun kaldırılması konusunda Avrupa Birliği’nin bugüne kadar bir adım atamadığını gördük; acaba Amerika böyle bir adımı atma teklifinde bulunabilir mi? Birleşmiş Milletler de bu konu görüşülmeden, bir karara varılmadan, bu konu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine tekrar getirilebilir mi? Biliyorsunuz Kofi Annan raporu üzerine hala bir karar almadı Güvenlik Konseyi. Bu karar alınıp, Kuzey Kıbrıs’ın kapılarının açılması mümkün olur mu? Bir takım yeni suallerle karşı karşıyayız. Münferit olarak makul olan artık Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin bu konuda ciddi adım atmasıdır. Acaba Rusya bundan öncekinde olduğu gibi Fransa ile birlikte bu adımı engellerler mi, yani Avrupa Birliği içerisinde adım atılamadığına göre, Rusya’nın Türkiye’yle bu kadar yakın ilişkileri mevcutken, Cumhurbaşkanı düzeyinde ziyaretlere kadar varan bir ilişki düzeyi içerisindeki Rusya’nın hala Kuzey Kıbrıs konusunda Güney’e kayıtsız şartsız bir destek vermesi söz konusu olabilir mi? Zannediyorum bu mesele herhalde Güvenlik Konseyinde tekrar ele alınmak durumunda ve Güvenlik Konseyi’nin bundan önce aldığı kararı da yeniden gözden geçirmesi gerekir diye düşünüyorum. Ancak bu suretle Güney Kıbrıs bir çözüme doğru yanaşabilir. Tabii Kıbrıs işlerinin uzmanı olarak Reşat Bey bu konuda ne düşünüyor? Bilmek isteriz.

Reşat Arım: Doğrusu, işaret ettiğiniz gibi çok karmaşık bir durumla karşı karşıyayız. Şimdi genel olarak söylenen şu, bizim de söylediğimiz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerindeki izolasyonun bir an önce kaldırılması, Rumlar üzerinde bir tazyik yaratacaktır ve bu konuda bir çözüme yaklaşacaklardır. Tabi düşündükçe acaba doğru mu değil mi diye şüpheye düşmemek mümkün değil. Şimdi Kıbrıslı Rumları en çok korkutacak şey, Kuzeyde Kıbrıslı Türklerin durumlarının güçlenmesi. Daha doğrusu onların ayrı yaşama olanaklarının artması. Tabii izolasyonun kaldırılması Kuzey Kıbrıs’ta bir ferahlama getirecektir, ekonomik bakımdan yardımcı olacaktır. Ancak izolasyon kalkınca, Kuzeydeki rahatlama da Ada’nın birleşmesi yönünde bir adım olacak. Biz gerçi Ada’nın birleşmesini istiyoruz. Ancak tabii burada söz konusu olan, hangi şartlarla. Bugünkü durumda Kıbrıslı Rumlar da, Genel Sekreter de referandumdan sonra öldü dediğine göre, Annan Planı  ölmüştür. Dolayısıyla yeni bir esas üzerinden görüşelim demek isteyeceklerdir. Bu yeni esas üzerinden görüşmek bizim işimize gelmeyecek, Kıbrıslı Türklerin  işine gelmeyecek; çünkü Annan Planı aslında BM Genel Sekreterinin sunmaya cesaret edemeyeceği bir plandı, vaktiyle Amerikalılar, İngilizler hep birlikte bu planı hazırladılar, orada Kıbrıslı Türklere ayrı bir yer sağlanıyordu. Şimdi Kıbrıs AB üyesi olduktan sonra Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türklere ayrı bir yer sağlama yönünde istekli olmayacakları kesin gibidir. Dolayısıyla da bu izolasyonun kaldırılması meselesi, biraz  iki taraflı bir kılıca da benziyor. İzolasyon kalkıp, Kıbrıslı Türkler rahata kavuşunca, iş artık tek devlet içinde bir çözüme gidiyor.

Seyfi Taşhan: Şuna katılır mısınız? BM Güvenlik Konseyi’nin Annan Raporunu yeniden incelemeye alarak ve Annan’ın  tavsiye ettiği gibi, eski kararlarını da gözden geçirmesi söz konusu olursa, bu Papadoupoulos’ un  tek yanlı hareket etme cesaretini kırar mı?

Reşat Arım: Kırar.

Oktay Aksoy: Kırar ama öyle bir şey yaparlar mı? BM Güvenlik Konseyinde bu olur mu?

Seyfi Taşhan: Tabii şimdi burada Amerika’nın tutumu son derece önemli. Biliyoruz ki- gerçi daha o konuda konuşmadık ama konuşacak bir 5-10 dakika vaktimiz var- Irak’taki durum, İran’daki durum, Kafkaslardaki durum, Türkiye-Amerika işbirliğini büyük ölçüde gerektiriyor. Yani karşılıklı bir bağımlılığımız var bu konularda. Amerika’yla her ne kadar Irak konusunda büyük bir kriz yaşandıysa da bu krizin etkilerinin yavaş yavaş ortadan kalkmakta olduğunu görüyoruz ve Türk-Amerikan ilişkilerinin yeniden bir raya oturması gerektiği her iki tarafça da anlaşılmış gibi gözüküyor. Burada Türkiye’ nin Amerika’dan en önemli beklentisi hatta PKK’nın ortadan kaldırılmasından çok Kıbrıs konusunda Amerika’nın yapıcı bir tutuma girmesidir. Amerika bu konuda yapıcı bir tutuma girip, meselenin Güvenlik Konseyine tekrar getirilmesini sağlarsa ben, gerek Rusya’nın, gerekse Fransa’nın ve diğer daimi üyelerin bu konuda artık çok fazla Rum tarafını tutucu bir davranış içerisine girmelerini pek muhtemel görmüyorum. Bu olduğu taktirde zannediyorum, Kıbrıs’ta çözümün anahtarı işler ve kilidi açılmış olur. Bu olmadan ne AB çerçevesi içerisinde, ne de tek taraflı güvenlik arttırıcı önlemlerle, ne de izolasyonu kaldırıcı, azaltıcı önlemlerle meselenin çözülmesine gerçekten çözülmesine, katkı olmaz diye düşünüyorum. Bilmiyorum katılır mısınız, ne dersiniz Oktay Bey siz?

Oktay Aksoy: Şimdi iki sorun var gibi geliyor bana. Bir defa, Güvenlik Konseyinin konuya tekrar ilgilenmesini temin etmek için uluslararası kamu oyunu ilgilendiren bir hadise olması gerekiyor, böyle bir hadise şimdi yok. Kıbrıs Türklerinin rahatsızlıklarını belirtecek bir olay yaratmaları, seslerini yüksek perdeden çıkartmaları gerekir diye düşünüyorum. İkinci bir sorun da daha önce Annan Planı üzerine yapılan görüşmelerde biz Türk tarafı olarak sorunun kendi açımızdan çözümlenmiş olduğunu düşünerek müzakereleri yürütmüşken şimdi  Rumlar kendileri açısından sorunun halledilmiş olduğu düşüncesiyle müzakereleri yürüteceklerdir, onun için bir ilerleme nasıl sağlanacak bilemiyorum.

Reşat Arım: İsterseniz bir de konjonktür buna ne der ona bakalım.

Seyfi Taşhan: Konjonktürden önce bir noktaya işaret etmek istiyorum.1-2 faktör var, yani şimdiye kadar olmayan faktör; bir Papadoupoulos, kuzeydeki iç durumu etkileyecek davranışlara girmeye başladı. Bunlardan..

Oktay Aksoy: Bunlardan emlak işi bu hadiseyi ateşleyebilir.

Seyfi Taşhan: İkinci sorun, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle ilişkilerinin normal rayında yürümesi için bazı adımların atılması lazım. Örneğin; 1963 Ankara Anlaşmasının yeni üyelere teşmili konusunda. Bu konuda Avrupa Birliği ile Türkiye arasında varılmış olan mutabakatın Rumları tatmin etmediği anlaşılıyor. Avrupa Birliği de bu mesele çözülmeden, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile sağlıklı ilişki kurmasının mümkün olmayacağı kanaatine varmış bulunuyor; çünkü üyeliği bir tarafa bırakacak olsak dahi Avrupa Bakanlar Konseyinin, Avrupa Birliği Konseyi’nin kararı, Türkiye’ nin Avrupa’ ya demir atması (anchored) niteliğindedir. Yani Avrupa’ya sıkıca bağlanması niteliğindedir. Bu durumda, Türkiye’nin durumunun son derece küçük bir Kıbrıs tarafından zedelenmesine, parçalanmasına Avrupa’nın da artık tahammül noktasını aşmakta olduğu gözüküyor. Şimdi bu iki noktaya ilave, bir üçüncü nokta da, Amerika’nın Türkiye’yle ilişkilerindeki Kıbrıs pürüzünü ortadan kaldırmasının Türk kamu oyunda Amerika lehinde son derece pozitif bir intiba yaratacağı da aşikar. Bu noktalar zannediyorum cesaret verici noktalar.

Reşat Arım: Hiç şüphe yok, zaten konuyu bir de konjonktür çerçevesinde ele alırsak, şöyle gözüküyor; Büyük Ortadoğu Projesi gibi, Orta Asya’ya kadar demokrasiyi yaymak vesaire konuşulduğu bir sırada, şunun şurasında Avrupa’nın içerisindeki Türkiye’yle Yunanistan arasında bir mesele olan Kıbrıs sorununun, NATO üyesi iki ülke arasında bir sorunun ve 40 yıl boyunca da Kıbrıslı Türklerin haklılığı herkes tarafından kabul edilmiş ama kağıda geçmemiş bir konunun, aradaki ihtilaf noktaları da oldukça daraltılmış olan bir konunun, şimdi sonuca ulaştırılması için tazyiklerin her yerden gelmesi beklenebilir bence.

Oktay Aksoy: Evet, bu arada tabii, İran ve Irak’ a temas etmeye vaktimiz olacak mı?

Seyfi Taşhan: Kısaca temas edelim; tabii isterseniz İran meselesine bakalım. İran’ın nükleer silah yapabilme yeteneğini sağlayacak olan Uranyum zenginleştirme tesislerini faaliyete geçirmekte gösterdiği inatçı tutum, hakikaten gerek Avrupa’ da, gerek bölgede son derece endişeyle karşılanıyor. Hatta bizim endişelerimiz Türk parlamenterler tarafından Avrupa Konseyinin son Parlamenterler Asamblesinde açık bir şekilde ortaya kondu. Bu endişe Avrupa tarafından da paylaşılıyor. Hatta mesele şu; geçmiş dönemde İran bir tehdit altındayken böyle bir program haklı görülebilirdi; çünkü Saddam da böyle bir program peşindeydi, İsrail’de nükleer silahlar var böyle bir tehdit karşısında. Ama İran’ın nükleer silahlar elde etmek için çaba göstermesi, tehdit mevcut olmayan bölge içerisinde, İran’a aşırı tehditkarlık kapasitesi verecektir. Yani bölge ülkelerinin huzurunu kaçıracaktır, özellikle Körfez ülkelerinin. Bu durumda İran’ın Avrupa Birliği ile müzakerelerini anlayışla bir sonuca getirmesi, yani Uranyum zenginleştirme işinden vazgeçmesi son derece akılcı bir çözüm olacaktır. Hatta bu konuda müşterek bir zenginleştirme tesisi kurulması gibi çözümler konuşulabilir. Ama İran’ın bu konuda inatçı bir tutuma girmesi ve aynı zamanda nükleer tesislerin kontrolü konusunda tam bir şeffaflık sağlamaya yanaşmaması şüpheleri büyük ölçüde arttırıyor. Şimdi, tabii, benim kanımca Avrupa’da İngiltere, Fransa ve Almanya’nın çabaları sonuçsuz kalırsa, bu konuda Amerika’nın silaha başvurmadan başka alternatifi kalır mı? Reşat Bey, siz az önce diyordunuz ki bu konuda, Amerika’nın da bu müzakerelere kalması, katılması ikna edici olur ve tabi Amerika’nın  yapacağı en doğru şey, bu müzakerelere ben de katılacağım demesi ancak bu taktik de sonuç vermediği taktirde kendi bildiğini okuması söz konusu olabilir. Ama mutlaka İran’a gerekli teminatlar verilerek bu nükleer zenginleştirmeden vazgeçmesinin sağlanması lazım; çünkü sivil maksatlarla kullanılması önemli değil, bu her ülkenin hakkıdır. İran için biraz anormal. Bu kadar petrol zenginliği içerisinde yüzen bir ülkenin bir  nükleer enerjiye dönüşme çabası biraz anormal gibi gözüküyor, lüks gibi gözüküyor hatta. Ama nükleer silah korkusunu da biraz daha arttırıyor. Bu durumda bizim, gerek Avrupa’nın, gerekse Amerika’nın bu işi mümkün olduğu sürece barışçı bir şekilde halletmesi ve İranlıların da bu konuda anlayışlı, kendilerine karşı yönelmiş bir tehdit olmadığını da anlayarak, iş birlikçi olmasını her halde tavsiye etmemiz doğru olur.

Oktay Aksoy: İran zannediyorum bu temaslarda yüksek bir bedel elde etmeden uranyum zenginleştirme inadından vazgeçmek niyetinde değil gözüküyor yoksa vazgeçecektir. İran gayrımakul bir ülke değildir. Ama güvenlik endişelerinin dikkate alınmasını beklemesini de yadırgamamak gerekir. Oturuma ayırdığımız zaman doldu, Irak’ı ele almaya vakit kalmadı. Ama Irak’da ilginç gelişmeler oluyor. Son zamanlarda şiddetini arttıran saldırılar sadece Amerikan işgaline karşı değil Şii ağırlıklı yani iktidar düzenine karşı Sünni hoşnutsuzluğunun giderek iktidar mücadelesi haline dönüştüğünün işaretlerini veriyor.  Bu konuyu daha etraflı olarak gelecek oturumumuzda görüşmemizde yarar var. Teşekkürler ediyorum.