|
Yuvarlak Masa
Toplantısı Oktay Aksoy: Ben Oktay Aksoy bugünkü yuvarlak masa toplantısını Dış Politika Enstitüsü Başkanı Seyfi Taşhan ve emekli Büyükelçi Reşat Arımla açıyorum. Moskova da yapılan 2. Dünya Savaşının sona erişinin 60. yılı kutlamaları vesilesiyle ortaya çıkan tabloyu tartışmaya açmak istiyorum. II.Dünya Savaşının, Soğuk Savaşın ve Yalta ve Postdam Konferansları kararlarıyla şekillendirilen düzenin sona ermesiyle ortaya çıkmaya başlayan yeni uluslararası düzenin esasları üzerinde durmamızda yarar var. Bu çerçevede Avrupa nerede, nereye gidiyor, Rusyanın durumu nedir, ABDnin hedefleri nedir ve bu gelişmelerin bölgemizdeki sorunlara etkileri hakkındaki fikirlerinizi sormak istiyorum. Reşat Bey sizinle başlayalım. Reşat Arım: İsterseniz ben uluslararası konjonktür kavramı çerçevesinde bu gelişmeleri izaha çalışayım. Bana öyle geliyor ki, bu bahsettiğiniz noktalarda evvela Soğuk Savaşın bitmesinden sonra yeni bir uluslararası konjonktür meydana geldi. Burada bu bahsettiğiniz konular şöyle bir sıralama içindeydi denebilir, mesela, evvela büyük devletlerarası ilişkiler, Soğuk Savaş bitince tabii Sovyetler çöktükten sonra Amerika Sovyetlerden sonra kurulan Rusya. İşte Avrupadaki gelişmelerde evvela büyük devletleri dikkate alabiliyoruz. Avrupadaki gelişmeler, demir perdenin yıkılması, Doğu Avrupa ülkelerinin kurtulması ve onların NATOya Avrupa Birliğine üye olma sürecini başlatmaları. Tabi o sırada Orta Asya çok önemliydi. Orta Asyada bir takım gelişmeler oldu Sovyetlerden sonra kurulan yeni devletler gündemi meşgul etmekteydi. Arkadan NATO geliyordu sırada. NATO ne olacak, NATOnun yeni dönemde aynı önemi koruyup korumayacağı, görevini sürdürüp sürdüremeyeceği, bunların münakaşası yapıldı. Tabi o sıralamada Ortadoğu en sonda geliyordu onunla pek fazla ilgilenen olmadı diyebiliriz. Gerçi Irakta I. Körfez Savaşı oldu, ama Ortadoğu meselesi olarak pek öne çıkmadı 11 Eylül saldırılarından sonra uluslararası yeni bir konjonktür oluşmaya başladı. Burada sıralama belki değişti. Evvela NATO, 5. maddeyi çalıştırırız dediler bütün NATO ülkeleri buna hazırdı ondan sonra Afganistanda bir savaş başladı arkasından önemli olan bence ve orta yerde büyük yer kaplayan Irak meselesi, Irak Savaşı birçok şeyi etkiledi. Tabi Irak Savaşı aynı zamanda İsrail, Filistin konusunun da ortaya çıkmasına sebep oldu. Tabi İsrail-Filistin konusu da daha şimdi orta yerde. Eski sıralamada orta yerde olan Orta Asya ülkeleri meselesi gene önemini korumakta; çünkü Büyük Ortadoğu Projesiyle onlar da öne çıktılar. Bence bu uluslararası konjonktürü Büyük Devletler arasındaki ilişkiler, büyük devletler; Amerika, Rusya, Avrupa. Bunlar arasındaki ilişkiler belli bir noktaya getirecek. Bunun içinde de daha önce Irak Savaşı sırasında Avrupa ve Amerika arasında ortaya çıkan gerginlik, sürtüşmeler bunlar artık kayboluyor ve şimdi Amerika, Avrupayla birlikte bu yeni dünya düzeninde hakim rol oynayacak durumdalar. Ben yeni dünya düzeni böyle olacak gibi görüyorum. Seyfi Taşhan: İleriye doğru baktığınızda bu son derece makul bir görüş. Ancak tabi burada Avrupa ülkelerinin hem makul hem de ahenkli bir şekilde çalışabilecekleri varsayımını kabul etmekle bu mümkün olur. Ama bugüne kadarki Avrupa gelişmeleri Avrupa da böyle bir ahengin ve varsayımın olması ihtimalinin biraz zor olduğunu gösteriyor. Çünkü bugüne kadar baktığımızda gerek Iraktaki 91 Savaşı, gerek Iraktaki 2002 Savaşı bütün bunlara baktığımız zaman Avrupayla Amerikanın ne kadar birbirinden farklı görüşlere sahip olduğunu görüyoruz. Daha öncede Soğuk Savaş sırasında hatırlayacaksınız orta menzilli nükleer silahlar konusunda ortaya çıkan uyuşmazlık, NATOnun desteklenmesi, konusundaki uyuşmazlıklar, bütün bunları dikkate aldığımızda Avrupayla Amerikanın dünya meseleleri konusunda iki ayrı kültüre sahip olduklarını söylemek bir ölçüde mümkün. Avrupanın tabii bu konudaki farklı düşüncesi belki kendi gücünün, kendi tradisyonlarının dünya meselelerine müdahaleden kaçınma eğilimini beslemiş olması.Bunu da şununla izah etmek istiyorum. Eski sömürgeci ülkeler Fransa ve İngiltere İkinci Dünya Savaşından sonra artık birer Avrupa Devleti haline geldiler. Bunların dünya meselelerinde rol oynamaları ihtimali zayıf. Hatta bu savaş sonrası ilk teşebbüslerini, Süveyş Harekatını hatırlayalım. 50li yıllarda Amerika tarafından son derece sert bir şekilde engellenmişti ki bu Orta Doğuda Avrupa ülkelerinin bir rol oynamasını Amerikanın katiyen kabul etmeyeceğinin işaretini veriyordu ve bu da Süveyş bunalımı sırasında, 50lerde ortaya çıkmıştı. Artık Avrupanın ne böyle bir arzusu, ne de böyle bir müdahale imkanı olmadığı gözüküyor. Yani belki yapısı değişirse, Türkiyenin katılımından sonra Avrupa Birliği yeni bir yapıya kavuşursa belki o zaman dünya meseleleri üzerinde Avrupanın tekrar ağırlıklı bir rol oynaması söz konusu olabilir diye düşünüyorum. Yalnız tabii Avrupanın bazı alanlarda Avrupa bölgesinde başarılı çalışmaları var. Diyelim ki Orta ve Doğu Avrupanın Avrupaya kazandırılması, demokrasi alemine kazandırılması konusunda Avrupa genişleme programını kullanmak suretiyle son derece başarılı çalışmalar yapabilmiştir. Hatta bu başarılı çalışmalar şimdi Türkiyeyi de kapsayan Balkanlara da uzanmaktadır. Maalesef genişleme kapsamı dışında kalan ülkelerde Avrupa bu başarıyı gösterememektedir. Mesela Akdeniz Programında bu başarı gözükmemektedir. Yani tahmin etmek zor değil, komşuluk programında da, komşu ülkeler programında da böyle bir başarıyı sağlaması pek muhtemel değil, demokratikleşmeyi teşvik vesaire bakımından. Şimdi böyle olunca 60.yılını kutladığımız İkinci Dünya Savaşının sona ermesiyle ilgili törenlerde , ki biz o savaşa doğrusu katılmadık. Bu kutlamalar vesilesiyle Bush un gerek Baltik Devletlerinde, gerekse Gürcistanda büyük bir Amerikan varlığını göstermesinden hareketle bunun nedenleri ve bunun anlamı üzerinde de belki düşünmekte biraz yarar var diyebiliriz; çünkü Baltık Devletlerinin son zamanlarda Rusyaya karşı adeta tarihi bir özür diletme baskısında bulunmaları ve Sovyetler Birliğine bu ülkelerin Almanyayla varılan anlaşma sonunda dahil edilmelerinin bir istila hareketi olduğunda ısrarlı olmaları yeni bir sayfa açmış gözüküyor; çünkü bu ülkeler artık hem NATO ülkesi, hem Avrupa Birliği ülkesi oldular, galiba biraz da kuvvetlendiklerini hissettikleri için, Rusyayla bu şekilde bir tartışma diyeyim tabi çatışma demeyeyim, tartışma ortamına girebildiler. İkincisi Bush un tabi bu ülkeleri ziyareti, onlara verdiği destek aşikar. Bu da Rusyaya bir mesaj niteliğinde. Ayrıca Bush un gene Rusyayla aralarında ciddi ihtilaf bulunan hala Rus askerlerinin yerleşik bulunduğu Gürcistan a ziyareti de bir nevi Rusyaya bir ihtar niteliğinde. Televizyonlardan gördüğümüz kadarıyla Gürcistanda muhteşem bir karşılama yapılmış Busha, bu da Güney Osetya ve Abhazya konularında Rusyanın tutumunu eleştiren bir tabloyu ortaya koyuyor. Buna karşılık paradoksal bir şekilde Putin ile Bushun sarılıp öpüşmesi, 60.yılda acaba diplomasinin bir oyunu mu, yoksa gerçekten Rusyayla Amerika arasında bir anlaşmanın mevcudiyetini mi gösteriyor? Tabii burada çok kutuplu dünya konusunda ortaya atılan nazariyeler de ortaya çıkıyor. Örneğin; deniyor ki Avrupa Birliği bir kutup, Rusya bir kutup, Çin bir kutup, Hindistan bir kutup, Amerika bir kutup gibi bir durum mu var? Yoksa eskiden Batı dediğimiz Avrupayla Amerikanın bizim de dahil olduğumuz bir ittifakın ağırlığı ile buna karşı duran ki bugün kalmadı, karşı duran bir dünya yerine bugün uniform tek kutuplu bir dünya mı oluşuyor? Söylediğiniz Avrupa ile Amerikanın ahenkli çalışması gereği böyle bir dünyanın doğmasına ihtiyaç gösteriyor. Ama Avrupayla Amerikanın çatışması da pek mümkün değil; çünkü gerek ekonomileri iç içe, gerek dayandıkları medeniyetin kökeni aynı. Aynı zamanda değerleri, sosyal, toplumsal, siyasi değerleri aynı. Bu iki kitlenin birbiriyle bir çatışma haline girmesi bence söz konusu değil. Rekabet diyorlar, ekonomik rekabet. Bence ekonomik rekabetten ziyade ekonomik tamamlayıcılık mevcut, Amerika ile Avrupa arasında. Tabii burada bir de Avrupa milliyetçileri çıktı şimdi, eskiden Alman milliyetçisi, Fransız milliyetçisi dediğimiz gibi Avrupa da bazı milliyetçiler çıktı. Kendisine Avrupa milliyetçisi adını veren, aslında tutucu, klasik, kökenlerini dinden alan bir takım Avrupa milliyetçilerini Fransada görüyoruz, Almanyada görüyoruz, Polonyada görüyoruz, Avusturyada görüyoruz ve bunlar bir dar Avrupa, kendi kabuğu içerisine çekilmiş bir Avrupa üzerinde duruyorlar. Ama bu mümkün mü? Böyle bir şeyi sürdürmek mümkün mü bilmiyorum. Reşat Arım: Rusyadan bahsedilince, bana göre şöyle bir değerlendirme yapılabilir. İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupada belli bir düzen kuruldu, dünyada da belli bir düzen kuruldu. Soğuk Savaştan sonra ise daha ziyade Sovyetler Birliğinin bıraktığı yerlerde kendisinden kopan veya nüfuz bölgesinden kurtulan yerler söz konusu oldu. Orta ve Doğu Avrupa, Orta Asya, Kafkaslar. Şimdi bana öyle geliyor ki bu yeni dönemde, 11 Eylülden sonra başlayan bu yeni konjonktür içerisinde evvela Amerika ile Rusya çok yakınlaştılar. Putin hemen Başkan Bush la yakın ilişkiye girdi, zirveler yaptılar ve adeta sanki dünyayı birlikte yöneteceğiz gibi bir havayı Putin doğurmayı başardı. Ancak sonradan anlaşıldı ki tabi Putin in arkasında ciddi bir güç yoktur. Şimdi Amerika daha önce yarım bırakılan, yarım kalmış işleri temizlemeye soyundu bir nevi. Özellikle Orta Asya ülkelerinde ve Kafkaslar da tabii eski rejimlerin kalıntıları vardı, yahut birden yenilik oldu gibi gözüktü fakat sonra eski rejimin kalıntıları iktidara geldiler birçok yerde. Şimdi galiba bu yeni demokrasi ve hürriyet sloganı altında bu yarım kalmış işleri temizlemek işi devam edecek bir süre gibi gözüküyor. Oktay Aksoy: Aslında Soğuk Savaşın sona erişi, Sovyetlerin çöküşüyle ortaya çıkmakta olan bu yeni uluslararası düzenin ilk belirtileri belki de Birinci Körfez Savaşı sırasında görülmeye başlandı. Amerika önderliğinde uluslararası bir dayanışma içinde yürütülen bir harekat. Sonradan belki bazı ülkelerin tereddütleri oldu, II. Körfez Savaşında daha açıkça gördüğümüz gibi. Ama genellikle görülen, büyük devletlerin işbirliği; Avrupanın, Rusyanın ve Amerikanın uyumlu çalışmasına imkan verecek bir uluslararası düzen yolunda ilerleniyor. Oluşan bu durumun bölgemize etkileri ne olacak, Iraktaki gelişmeler olsun, İranın durumu olsun hatta Kıbrısta? Seyfi Taşhan: Şimdi şöyle bakalım: Türkiye, Rusyadan sonra ikinci Avrasya ülkesi. Bir Avrasya ülkesi olarak Türkiye, hem Avrupa meseleleriyle uğraşmak, hem bölgesindeki, hem de Asyadaki olaylara yakından bakmak zorunda. Ama kendi meselelerimiz de bu arada var. Bunların en başında gelen meselelerden biri, Kıbrıs meselesi. Kıbrıs meselesi, bizim ihmalkarlığımız, Avrupa Birliğinin yanlış hareketi ve Kıbrıs Rumlarının da inadı yüzünden bugüne kadar süre gelen bir yanlışlıklar zinciri içerisinde açmaz bir duruma geldi. Detaylarına girmiyorum, herkesin bildiği detaylar. Burada şimdi, öyle bir durumdayız ki Rum kesimi Avrupa Birliği üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti olarak yerini aldı. Kuzey Kıbrıs, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmayan, ambargo altında tutulan bir bölge olarak kaldı. Bunun nedeni, Kuzey Kıbrısın Türkiye tarafından istila edildiği ve Kuzey Kıbrısın da bir çözüm arzu etmediği egemen görüşüydü, temel görüş buydu. Halbuki bu görüşün doğru olmadığı, son Kofi Annan tekliflerinin referandumu sonucu ortaya çıktı. Ancak öyle bir yola girildi ki, dönüşü yok. Bundan Rum Yönetimi istifade etmeye çalışıyor ve kendisini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak Türkiyeye tanıtmaya ve yavaş yavaş da Kuzey Kıbrısta hakimiyetini sağlamaya çalışıyor. Bu ortada gözüken bir şey. Ancak tabi 70 milyonluk bir Türkiye, bölgesinde son derece güçlü bir Türkiye ve Avrupa Birliğiyle de yakınlaşan bir Türkiye, jeostratejik bakımından Amerikayla da çok yakın ortaklığı bulunan bir ülke. Bu ülke karşısında da kendi hareketlerini diplomasiyle, emrivakilerle hedefe ulaştırmaya çalışıyor ve büyük ölçüde de ilerleme sağladı. Şimdi bu safhadan sonra, Güney Kıbrıs, Kuzey Kıbrısla bir çözüme doğru götürülebilir mi? Bir iyimser hava görülüyor ortada, bu nikbin hava Türkiye den yansıyor ve deniyor ki işte Amerikanın Dışişleri Bakan Yardımcı Vekillerinden Laura Kennedynin bölgeye ziyareti sonrası beyanlardan da anlaşıldığı gibi, Papadoupoulos yönetimi Annan planında istedikleri değişiklikleri BM Genel Sekreterine duyurma niyetinde. Hiç şüphe yok bu konu Sayın Başbakanın Amerika ziyareti sırasında gerek Birleşmiş Milletler, gerekse ABD Başkanı Bush la yapacağı görüşmede mutlaka ortaya getirelecek. Şimdi soru şu; acaba Kuzey Kıbrısın izolasyonu diyelim, maruz bırakıldığı ambargo, bir izolasyon olarak tanımlarsak, bu izolasyonun kaldırılması konusunda Avrupa Birliğinin bugüne kadar bir adım atamadığını gördük; acaba Amerika böyle bir adımı atma teklifinde bulunabilir mi? Birleşmiş Milletler de bu konu görüşülmeden, bir karara varılmadan, bu konu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine tekrar getirilebilir mi? Biliyorsunuz Kofi Annan raporu üzerine hala bir karar almadı Güvenlik Konseyi. Bu karar alınıp, Kuzey Kıbrısın kapılarının açılması mümkün olur mu? Bir takım yeni suallerle karşı karşıyayız. Münferit olarak makul olan artık Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin bu konuda ciddi adım atmasıdır. Acaba Rusya bundan öncekinde olduğu gibi Fransa ile birlikte bu adımı engellerler mi, yani Avrupa Birliği içerisinde adım atılamadığına göre, Rusyanın Türkiyeyle bu kadar yakın ilişkileri mevcutken, Cumhurbaşkanı düzeyinde ziyaretlere kadar varan bir ilişki düzeyi içerisindeki Rusyanın hala Kuzey Kıbrıs konusunda Güneye kayıtsız şartsız bir destek vermesi söz konusu olabilir mi? Zannediyorum bu mesele herhalde Güvenlik Konseyinde tekrar ele alınmak durumunda ve Güvenlik Konseyinin bundan önce aldığı kararı da yeniden gözden geçirmesi gerekir diye düşünüyorum. Ancak bu suretle Güney Kıbrıs bir çözüme doğru yanaşabilir. Tabii Kıbrıs işlerinin uzmanı olarak Reşat Bey bu konuda ne düşünüyor? Bilmek isteriz. Reşat Arım: Doğrusu, işaret ettiğiniz gibi çok karmaşık bir durumla karşı karşıyayız. Şimdi genel olarak söylenen şu, bizim de söylediğimiz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerindeki izolasyonun bir an önce kaldırılması, Rumlar üzerinde bir tazyik yaratacaktır ve bu konuda bir çözüme yaklaşacaklardır. Tabi düşündükçe acaba doğru mu değil mi diye şüpheye düşmemek mümkün değil. Şimdi Kıbrıslı Rumları en çok korkutacak şey, Kuzeyde Kıbrıslı Türklerin durumlarının güçlenmesi. Daha doğrusu onların ayrı yaşama olanaklarının artması. Tabii izolasyonun kaldırılması Kuzey Kıbrısta bir ferahlama getirecektir, ekonomik bakımdan yardımcı olacaktır. Ancak izolasyon kalkınca, Kuzeydeki rahatlama da Adanın birleşmesi yönünde bir adım olacak. Biz gerçi Adanın birleşmesini istiyoruz. Ancak tabii burada söz konusu olan, hangi şartlarla. Bugünkü durumda Kıbrıslı Rumlar da, Genel Sekreter de referandumdan sonra öldü dediğine göre, Annan Planı ölmüştür. Dolayısıyla yeni bir esas üzerinden görüşelim demek isteyeceklerdir. Bu yeni esas üzerinden görüşmek bizim işimize gelmeyecek, Kıbrıslı Türklerin işine gelmeyecek; çünkü Annan Planı aslında BM Genel Sekreterinin sunmaya cesaret edemeyeceği bir plandı, vaktiyle Amerikalılar, İngilizler hep birlikte bu planı hazırladılar, orada Kıbrıslı Türklere ayrı bir yer sağlanıyordu. Şimdi Kıbrıs AB üyesi olduktan sonra Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türklere ayrı bir yer sağlama yönünde istekli olmayacakları kesin gibidir. Dolayısıyla da bu izolasyonun kaldırılması meselesi, biraz iki taraflı bir kılıca da benziyor. İzolasyon kalkıp, Kıbrıslı Türkler rahata kavuşunca, iş artık tek devlet içinde bir çözüme gidiyor. Seyfi Taşhan: Şuna katılır mısınız? BM Güvenlik Konseyinin Annan Raporunu yeniden incelemeye alarak ve Annanın tavsiye ettiği gibi, eski kararlarını da gözden geçirmesi söz konusu olursa, bu Papadoupoulos un tek yanlı hareket etme cesaretini kırar mı? Reşat Arım: Kırar. Oktay Aksoy: Kırar ama öyle bir şey yaparlar mı? BM Güvenlik Konseyinde bu olur mu? Seyfi Taşhan: Tabii şimdi burada Amerikanın tutumu son derece önemli. Biliyoruz ki- gerçi daha o konuda konuşmadık ama konuşacak bir 5-10 dakika vaktimiz var- Iraktaki durum, İrandaki durum, Kafkaslardaki durum, Türkiye-Amerika işbirliğini büyük ölçüde gerektiriyor. Yani karşılıklı bir bağımlılığımız var bu konularda. Amerikayla her ne kadar Irak konusunda büyük bir kriz yaşandıysa da bu krizin etkilerinin yavaş yavaş ortadan kalkmakta olduğunu görüyoruz ve Türk-Amerikan ilişkilerinin yeniden bir raya oturması gerektiği her iki tarafça da anlaşılmış gibi gözüküyor. Burada Türkiye nin Amerikadan en önemli beklentisi hatta PKKnın ortadan kaldırılmasından çok Kıbrıs konusunda Amerikanın yapıcı bir tutuma girmesidir. Amerika bu konuda yapıcı bir tutuma girip, meselenin Güvenlik Konseyine tekrar getirilmesini sağlarsa ben, gerek Rusyanın, gerekse Fransanın ve diğer daimi üyelerin bu konuda artık çok fazla Rum tarafını tutucu bir davranış içerisine girmelerini pek muhtemel görmüyorum. Bu olduğu taktirde zannediyorum, Kıbrısta çözümün anahtarı işler ve kilidi açılmış olur. Bu olmadan ne AB çerçevesi içerisinde, ne de tek taraflı güvenlik arttırıcı önlemlerle, ne de izolasyonu kaldırıcı, azaltıcı önlemlerle meselenin çözülmesine gerçekten çözülmesine, katkı olmaz diye düşünüyorum. Bilmiyorum katılır mısınız, ne dersiniz Oktay Bey siz? Oktay Aksoy: Şimdi iki sorun var gibi geliyor bana. Bir defa, Güvenlik Konseyinin konuya tekrar ilgilenmesini temin etmek için uluslararası kamu oyunu ilgilendiren bir hadise olması gerekiyor, böyle bir hadise şimdi yok. Kıbrıs Türklerinin rahatsızlıklarını belirtecek bir olay yaratmaları, seslerini yüksek perdeden çıkartmaları gerekir diye düşünüyorum. İkinci bir sorun da daha önce Annan Planı üzerine yapılan görüşmelerde biz Türk tarafı olarak sorunun kendi açımızdan çözümlenmiş olduğunu düşünerek müzakereleri yürütmüşken şimdi Rumlar kendileri açısından sorunun halledilmiş olduğu düşüncesiyle müzakereleri yürüteceklerdir, onun için bir ilerleme nasıl sağlanacak bilemiyorum. Reşat Arım: İsterseniz bir de konjonktür buna ne der ona bakalım. Seyfi Taşhan: Konjonktürden önce bir noktaya işaret etmek istiyorum.1-2 faktör var, yani şimdiye kadar olmayan faktör; bir Papadoupoulos, kuzeydeki iç durumu etkileyecek davranışlara girmeye başladı. Bunlardan.. Oktay Aksoy: Bunlardan emlak işi bu hadiseyi ateşleyebilir. Seyfi Taşhan: İkinci sorun, Türkiyenin Avrupa Birliğiyle ilişkilerinin normal rayında yürümesi için bazı adımların atılması lazım. Örneğin; 1963 Ankara Anlaşmasının yeni üyelere teşmili konusunda. Bu konuda Avrupa Birliği ile Türkiye arasında varılmış olan mutabakatın Rumları tatmin etmediği anlaşılıyor. Avrupa Birliği de bu mesele çözülmeden, Türkiyenin Avrupa Birliği ile sağlıklı ilişki kurmasının mümkün olmayacağı kanaatine varmış bulunuyor; çünkü üyeliği bir tarafa bırakacak olsak dahi Avrupa Bakanlar Konseyinin, Avrupa Birliği Konseyinin kararı, Türkiye nin Avrupa ya demir atması (anchored) niteliğindedir. Yani Avrupaya sıkıca bağlanması niteliğindedir. Bu durumda, Türkiyenin durumunun son derece küçük bir Kıbrıs tarafından zedelenmesine, parçalanmasına Avrupanın da artık tahammül noktasını aşmakta olduğu gözüküyor. Şimdi bu iki noktaya ilave, bir üçüncü nokta da, Amerikanın Türkiyeyle ilişkilerindeki Kıbrıs pürüzünü ortadan kaldırmasının Türk kamu oyunda Amerika lehinde son derece pozitif bir intiba yaratacağı da aşikar. Bu noktalar zannediyorum cesaret verici noktalar. Reşat Arım: Hiç şüphe yok, zaten konuyu bir de konjonktür çerçevesinde ele alırsak, şöyle gözüküyor; Büyük Ortadoğu Projesi gibi, Orta Asyaya kadar demokrasiyi yaymak vesaire konuşulduğu bir sırada, şunun şurasında Avrupanın içerisindeki Türkiyeyle Yunanistan arasında bir mesele olan Kıbrıs sorununun, NATO üyesi iki ülke arasında bir sorunun ve 40 yıl boyunca da Kıbrıslı Türklerin haklılığı herkes tarafından kabul edilmiş ama kağıda geçmemiş bir konunun, aradaki ihtilaf noktaları da oldukça daraltılmış olan bir konunun, şimdi sonuca ulaştırılması için tazyiklerin her yerden gelmesi beklenebilir bence. Oktay Aksoy: Evet, bu arada tabii, İran ve Irak a temas etmeye vaktimiz olacak mı? Seyfi Taşhan: Kısaca temas edelim; tabii isterseniz İran meselesine bakalım. İranın nükleer silah yapabilme yeteneğini sağlayacak olan Uranyum zenginleştirme tesislerini faaliyete geçirmekte gösterdiği inatçı tutum, hakikaten gerek Avrupa da, gerek bölgede son derece endişeyle karşılanıyor. Hatta bizim endişelerimiz Türk parlamenterler tarafından Avrupa Konseyinin son Parlamenterler Asamblesinde açık bir şekilde ortaya kondu. Bu endişe Avrupa tarafından da paylaşılıyor. Hatta mesele şu; geçmiş dönemde İran bir tehdit altındayken böyle bir program haklı görülebilirdi; çünkü Saddam da böyle bir program peşindeydi, İsrailde nükleer silahlar var böyle bir tehdit karşısında. Ama İranın nükleer silahlar elde etmek için çaba göstermesi, tehdit mevcut olmayan bölge içerisinde, İrana aşırı tehditkarlık kapasitesi verecektir. Yani bölge ülkelerinin huzurunu kaçıracaktır, özellikle Körfez ülkelerinin. Bu durumda İranın Avrupa Birliği ile müzakerelerini anlayışla bir sonuca getirmesi, yani Uranyum zenginleştirme işinden vazgeçmesi son derece akılcı bir çözüm olacaktır. Hatta bu konuda müşterek bir zenginleştirme tesisi kurulması gibi çözümler konuşulabilir. Ama İranın bu konuda inatçı bir tutuma girmesi ve aynı zamanda nükleer tesislerin kontrolü konusunda tam bir şeffaflık sağlamaya yanaşmaması şüpheleri büyük ölçüde arttırıyor. Şimdi, tabii, benim kanımca Avrupada İngiltere, Fransa ve Almanyanın çabaları sonuçsuz kalırsa, bu konuda Amerikanın silaha başvurmadan başka alternatifi kalır mı? Reşat Bey, siz az önce diyordunuz ki bu konuda, Amerikanın da bu müzakerelere kalması, katılması ikna edici olur ve tabi Amerikanın yapacağı en doğru şey, bu müzakerelere ben de katılacağım demesi ancak bu taktik de sonuç vermediği taktirde kendi bildiğini okuması söz konusu olabilir. Ama mutlaka İrana gerekli teminatlar verilerek bu nükleer zenginleştirmeden vazgeçmesinin sağlanması lazım; çünkü sivil maksatlarla kullanılması önemli değil, bu her ülkenin hakkıdır. İran için biraz anormal. Bu kadar petrol zenginliği içerisinde yüzen bir ülkenin bir nükleer enerjiye dönüşme çabası biraz anormal gibi gözüküyor, lüks gibi gözüküyor hatta. Ama nükleer silah korkusunu da biraz daha arttırıyor. Bu durumda bizim, gerek Avrupanın, gerekse Amerikanın bu işi mümkün olduğu sürece barışçı bir şekilde halletmesi ve İranlıların da bu konuda anlayışlı, kendilerine karşı yönelmiş bir tehdit olmadığını da anlayarak, iş birlikçi olmasını her halde tavsiye etmemiz doğru olur. Oktay Aksoy: İran zannediyorum bu temaslarda yüksek bir bedel elde etmeden uranyum zenginleştirme inadından vazgeçmek niyetinde değil gözüküyor yoksa vazgeçecektir. İran gayrımakul bir ülke değildir. Ama güvenlik endişelerinin dikkate alınmasını beklemesini de yadırgamamak gerekir. Oturuma ayırdığımız zaman doldu, Irakı ele almaya vakit kalmadı. Ama Irakda ilginç gelişmeler oluyor. Son zamanlarda şiddetini arttıran saldırılar sadece Amerikan işgaline karşı değil Şii ağırlıklı yani iktidar düzenine karşı Sünni hoşnutsuzluğunun giderek iktidar mücadelesi haline dönüştüğünün işaretlerini veriyor. Bu konuyu daha etraflı olarak gelecek oturumumuzda görüşmemizde yarar var. Teşekkürler ediyorum. |