Yuvarlak Masa Toplantısı
3 Mart 2005

Dış Politika Enstitüsü Türkiye’nin dış politikası ve bölgesel sorunlarla ilgili Enstitü içi yuvarlak masa toplantıları yapmaktadır. Birincisi 3 Mart 2005’te yapılan toplantının ikincisi 23 Mart 2005’te yapılmıştır. Toplantıya, Enstitü Yönetim Konseyi üyeleri Emekli Büyükelçi Reşat Arım ve Emekli Büyükelçi Oktay Aksoy ile Enstitü Başkanı Seyfi Taşhan katılmışlardır.

Oktay Aksoy: Dış Politika yuvarlak masa toplantısını açıyorum. Bugünkü oturumumuzda Ortadoğu’daki son gelişmeleri ele almakta yarar görüyorum. Türkiye’yi yakından ilgilendiren Filistin-İsrail sorunundaki son durum, Lübnan ve Suriye’deki olaylar üzerinde durabiliriz. Bu arada Avrupa’da Türkiye’yle ilgili birçok konu ortaya atılıyor. Türkiye’nin AB üyesi olup olamayacağı hala tartışma konusu, bunlar üzerinde de durabiliriz. Sayın Taşhan, sizden, önce Ortadoğu’daki son durumla ilgili değerlendirmenizi rica edeceğim.

ORTADOĞU’DA GELİŞMELER

Seyfi Taşhan: Ortadoğu’da tabii esas mesele Filistin’de İsrail-Arap anlaşması için yapılan çabalardır. Hala gündemde olan bu konuda bazı gelişmeler oluyor. Fakat bu gelişmelerin istenilen hızda cereyan edip etmediği belli değil, bir sonuç verip veremeyeceği de henüz meçhul. İki tarafın birbiriyle temasının devam ettiği ve bazı Arap kasabalarının Filistin’in askeri gücüne teslim edilmekte olduğu görülüyor. Fakat buna karşılık Yol Haritasında aksi yazılı olduğu halde yeni İsrail yerleşim bölgeleri kurulduğu, duvarların genişletildiği de bir vakıa. Bir yeni husus da Hamas’ın bir siyasi kuruluş haline getirilmesi ve silahları bırakması konusunda yapılan çabalara rağmen Hamas’ın bir çözüm olmadan buna yanaşmaması. İsrail’de de hükümetin çok sağlam bir şekilde iktidarda olmayışı, bütün bunlar arasında bir de Gazze’nin tamamen boşaltılması konusundaki çalışmaların daima geriye bırakılması Filistin’deki havayı biraz karıştıran unsurlar gibi geliyor bana. Buna karşılık Arap Birliği’nin de bu konuda huzursuz olduğu yapılan son toplantıda da görülmekte. Ancak ümit kesmemek lazım. Yasser Arafat’ın ölümünden sonra bir süreç başlamıştır. Bu süreç topallayarak da olsa yürümektedir. İnşallah bir sonuca doğru gider.  Diğer taraftan Ortadoğu’nun yanan diğer bir bölgesi de Irak. Irak’ta parlamento ilk celsesini yapmış ise de tabii bir hükümet kurulması, bir devlet başkanı seçilmesi konusunda partiler arasında  (aslında Şiilerle Kürtler arasında diyelim; çünkü Hükümet oluşturmada iki esas taraf olarak bunlar ortada gözüküyor) bir mutabakatın henüz ortaya çıkmayışı, Sünnilere, Türkmenlere verilecek mevkiler, sandalyeler konusunda da bir uzlaşma çıkmaması siyasi bakımdan bir sorunun devamını gösteriyor. Bunun yanı sıra direniş hareketinin de hala bütün gücüyle, aralıksız devam etmesi ve durmadan Amerikalı, Iraklı insanların, Türk kamyon şoförlerinin öldürülmesi, durmadan bu terör hareketlerinin devam etmesi Irak’ın ne zaman huzura kavuşacağı sorusunu aklımıza getiriyor. Acaba bir Irak Hükümeti bu işle baş edebilecek mi, bu iş daha ne kadar sürecek gibi sorular kafamızı meşgul ediyor. Tabii, Türkiye tarafından da baktığımız zaman endişeli durum olarak Silahlı Kuvvetler mensuplarının PKK’nın Türkiye’deki mevcudiyetini arttırdığı şeklindeki beyanları ve henüz bir harekete geçmemişse de PKK’nın bu konuda pek sessiz sakin kalmayacağının işaretleri de görülebiliyor. Bu da tabii Türkiye bakımından endişe verici bir husus. Ortadoğu’da ümit verici iki husus ise, birincisi Filistin’de demokratik seçimlerin yapılmış olması, ikincisi Irak’ta demokratik seçimlerin yapılmış olması ve bir diğeri de Suriye’nin Lübnan’dan askerlerini çekmek için prensip kararını vermiş olmasıdır. Tabii bunun ne zaman ve nasıl uygulanacağı tam olarak belli değil ama bu da ümit verici bir husus. Şimdi durumu şöyle özetlemek mümkün: Ortadoğu’da problemler devam ediyor, ama çözümlerin ne zaman ve nasıl olacağı nasıl olacağı henüz görülmüyor. Galiba Ortadoğu bildiğimiz gibi yine itilaflar, çatışmalar yeri olarak bir süre daha devam edeceğe benziyor.

Reşat Arım: Filistin-İsrail meselesi Ortadoğu’daki ana mesele. Bence Irak ile İsrail-Filistin meselesi arasında bir bağlantı olabilir.Şöyle ki, bu Yol Haritası Amerika, Rusya, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği tarafından hazırlanan Yol Haritası Irak Savaşı’nın başlamasından hemen sonra Filistinlilere ve İsraillilere  verildi. Bu Yol Haritasının o zaman da dikkati çeken birkaç maddesi vardı, bunlar  önce güvenliğin sağlanmasına yönelikti ve yıllara yayılan takvimler  vardı. Fakat bu o sırada alelacele verildi. Amerikalıların bunu daha önce İsraillilerle biraz müzakere ettiği ve son şeklini verdiği de biliniyor.İlk defa olarak bu Yol Haritasında İsrail’in işgal ettiği yerlerden çekilmesi sözü var.Bu o vakit bize bir ümit vermişti .Yani 1967’deki bu meşhur 242 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı acaba hakikaten yürüyecek mi, uygulamaya konulacak mı diye. Bir taraftan İsrail işgal ettiği yerlerden çekilecek ve ona karşılık İsrail’ in varlığı kabul edilip İsrail ile bir barış sağlanacak.O sırada bu yol  haritası yürümedi ama simdi Yasser Arafat’ın ölümünden sonra birden bire Filistin-İsrail  tarafında bir hareketlenme oldu, Şarm-el Şeyh’te  toplanıldı. Birtakım prensip anlaşmaları var, bir nevi ateşkes gibi, şimdi bunu yürütüyorlar. Tabii Seyfi Bey’in de dediği gibi bu konu daha çok su götürür.Ancak ümit etmek isterim ki, eskiden de Başkan Clinton zamanında Camp David’te ele alınmış olan bu konudaki nihai çözüm konuları, yani: mülteciler, toprak, yerleşim merkezleri, Kudüs’ün statüsü gibi ana konular biran önce  ele alınır. Hazır  Filistinliler  kaç yıldır süren bu çatışmalardan yorgun, bitkin görünürken, İsrail de artık bu işe kanıksamışken, her iki taraf da büyük zarar görmüşken, bir ilerleme sağlanır. Esasen Başkan Bush’un ikinci döneminde de artık seçim düşüncelerinden uzak olarak Ortadoğu konusunun daha öncelikli bir şekilde ele alınması ümit ediliyor. Dolayısıyla bu konuda ciddi bir ilerleme olmasını ümit ediyorum. Çünkü bu, Irak’taki duruma da etki yapacaktır bence. Irak’ta seçimler yapıldı belli ilerlemeler var. Fakat bence orası ne de olsa bir Arap ülkesidir. Bir Arap ülkesi olarak Ortadoğu’daki ana meseleden, Filistin-İsrail meselesinden doğal olarak etkilenecektir.Eğer bu konuda ciddi bir ilerleme sağlanırsa Irak’ın barışa kavuşması  daha yakın bir zamanda olabilir diye düşünüyorum.

Oktay Aksoy: Sayın Taşhan, acaba Türkiye’nin komşusu bulunduğu bu bölgedeki istikrarsızlığın giderilmesi konusunda bir katkıda bulunabilir mi, bir rolü olabilir mi?

Seyfi Taşhan: Tabiatıyla, Türkiye her zaman bölgede barış olmasını istiyor. Barış, düzen Türkiye’nin çıkarlarına son derece uygun. Ticaretini yapabilir, bu bölgelerle ananevi, kültürel,   sosyal ilişkilerini geliştirebilir. Ama bunu sağlamak  için Ortadoğu’da Türkiye’nin ne ölçüde rol oynayabileceğini söylemek zor. Hakikaten Türkiye Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesini sağlayamaz. Ama Türkiye, Suriye’yle iyi ilişkiler kurmuştur. Hiç olmazsa oradaki terör yuvalarının azaltılması için çabalar sarf etmiştir. Filistin’le İsrail arasında barışı sağlamak için Türkiye Dışişleri Bakanı gezilerde, temaslarda bulunmuştur ve Türkiye her iki tarafla da dostane ilişkiler sürdürmeyi istemektedir. İsrail’le son zamanlarda Türkiye’nin  ilişkilerinde bozulma olduğuna dair bazı söylemler varsa da, bu, hükümet düzeyinde geçerli değildir. Belki de Başbakanın gerçekleştireceği ziyaret bu kötümser havayı dağıtmak için son derece yararlı ve yeterli olacaktır. Irak’a gelince Irak’taki durumu düzeltmede de Türkiye’nin büyük deneyimlerinden yararlanılabilir ancak buradaki sorun Türkiye’nin Irak’ta herhangi bir rol oynamasının gerek Amerika, gerekse Irak tarafından arzu edilmemesi olarak ortaya çıkmaktadır. Ama her şeye rağmen Irak Türkiye’ye muhtaçtır; Türkiye’nin Irak’a muhtaç olduğundan daha fazla muhtaçtır. Eninde sonunda Türkiye’nin  bölgenin barışına bir katkısı olabilecektir. Zannediyorum bunu önümüzdeki aylarda göreceğiz.Türkiye’nin Ortadoğu’da  oynayabileceği başka rol yoktur demek doğru değil. Tabii  Türkiye ticaretiyle, bölgeye yapacağı yardımlarla istikrara katkıda bulunabilir. Ama Filistin-İsrail meselesinde katkıda bulunabilecek tek ülke Amerika’dır.Türkiye  Amerika’nın  yerini hiçbir zaman alamaz.

Oktay Aksoy: Teşekkür ederim. Gerçekten de Avrupa Birliği dahi bu konuda etkili olamıyor. Tamamen Amerika’nın gerisinde bir rol oynayabiliyor. Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı Reşat Bey?

Reşat Arım: Hayır, doğrusu yok. Hakikaten Türkiye Ortadoğu’da bir istikrar adası olarak durursa bu bütün komşularımıza faydalı bir şeydir. Biz işleri karıştırmayan kendi ülkesini güçlendiren ve etrafa daha ziyade barış mesajları gönderen bir ülke olarak politik bakımdan burada bir güzel rol oynarız.Bizim rolümüz bununla sınırlı kalsa belki de daha faydalı, iyi olur.

Seyfi Taşhan: Tabii, bir şey daha ilave etmekte fayda var.Barışın korunması için Afganistan’a kadar uzanan bölgede Türkiye’den talep edildiği zaman asker gönderme, polis eğitme, mahalli orduları yetiştirme konusunda Türkiye’nin katkıları da olmaktadır Bu katkıları da unutmamak lazım.

TÜRKİYE – AB İLİŞKİLERİ

Oktay Aksoy: Haklısınız. Eğer uygun bulursanız bir de batı yakasına geçelim ve Türkiye’nin Avrupa ile zaman zaman gerginleşen ilişkilerine temas edelim isterseniz. Avrupa Birliği ile üyelik süreci ilerledikçe Türkiye’nin önüne birtakım engeller çıkarılıyor sorunlar büyütülüyor düşüncesi kamuoyunda hakim. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Seyfi Taşhan: Bu düşünce son derece doğru gibi geliyor bana. Avrupa henüz Türkiye’ye tarih verilmiş olmasını hazmetmiş değil. Öyle gözüküyor ki muhalefet hala devam ediyor ve Türkiye’ye üyelik dışı özel bir ilişki modeli sunmak için yapılan çabalar dikkat çekiyor. En son Fransızların Anayasa değişikliğiyle Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinin referanduma sunulması kararı, kabul edilen müzakerelere başlama belgesinde de sonu açık bir müzakere sistemi kurulmuş olması ve özel ilişkilerin de gündeme gelebileceğinin ihsas edilmiş olması birer gösterge. Bütün bunlara ilaveten Türkiye ile ilgili her ufak meselenin Avrupa ve Amerika medyasında büyütülerek Türkiye’yi sanki bir problemler yumağı olarak  takdim etme çabası görülüyor. Bunlar arasında  azınlıklar sorunu, reform yasalarının çıkarılmamış olması sorunu ve insan hakları sorunu ortada. Pek çok konu hakkettiği boyutun çok dışına taşınarak  Türkiye hakkında aleyhte bir havanın yaratılması için ciddi bir çaba görülüyor. Hatta son rivayete göre Almanya’nın Sosyal Demokrat Partisi’nin de yavaş yavaş Türkiye ile müzakerelerin başlamasını geciktirme havasına girme temayülünde olduğu anlaşılıyor. Schröder ve diğer yetkililer, Türkiye’nin insan hakları konusunda daha hızlı çalışması gerektiğini söylüyorlar. Amiyane tabirle buna biz de biraz çanak tutuyoruz. Bu arada örneğin Ceza Kanunu’nda basın mensuplarına getirilen hapis cezaları; bunun yanında gösterilerde polislerin şiddet kullanması gibi eylemler ve Batının da bunu büyüteç altına alarak aşırı tepki göstermesi, durumu hakikaten şüpheli hale getiriyor. Bunun nedeni nedir diye araştırırsak:  zannediyorum Avrupa’da Türkiye’nin ılımlı İslam imajına karsı hafif bir tepkinin olduğunu hissediyorum. Bilmiyorum doğru mu yanlış mı? Ilımlı islam imajı yakın bir zamana kadar Amerika ve Avrupa’nın desteklediği bir imajdı. Ilımlı islami Türk imajı bütün İslam alemine örnek bir imajdı. Ama Fransa’dan başlamak üzere Türkiye’nin laik düzeninin tehlikeye girebileceği konusunda bence yersiz bir korkunun ortaya çıkmış olduğunu görebiliyoruz gibi geliyor bana. İnşallah bu izlenimimde yanılıyorumdur ama Türkiye’de laikliğin biraz daha vurgulanması icap edecek, batıyla ilişkilerimizin düzeltilmesi bakımından.

Oktay Aksoy: Laiklik derken, tabii Türkiye’de ılımlı islamı Ortadoğu için örnek göstermeye çalışıp onun cazibesine kapılmışken, Avrupa belki de Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girecek olması ihtimalinin güçlenmesi sonucunda, Avrupa için kötü bir örnek olacağından endişe edilmeye başlandı sanırım.

Reşat Arım: Bence Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz bir süreç. Şimdi müzakere tarihi belli oldu. Ancak Avrupa’daki Türkiye ile ilgili münakaşalar bu müzakereler süresince de devam edecek. Tarih alındıktan sonra bu münakaşalar hız kesmedi ve kesmesi beklenemez, bundan sonra da devam edecek. Tabii Türkiye gibi büyük bir ülkeyi ve nüfusu Müslümanlardan müteşekkil bir ülkeyi Birliğe alırken zorlanmaktalar. Ülkenin büyüklüğü ile ilgili çeşitli hesaplar, münakaşalar yapılmakta. Kültürel açıdan Türkiye ile Avrupa Birliği’nin nasıl bir uyum içinde olduğunun münakaşası devam etmekte. Bizim yapacağımız bu münakaşalara olumlu katkıda bulunup onların zihinlerinin bu konuda daha berraklaşmasını sağlamaya çalışmak. Bunun için Türkiye’nin güzel yönlerini ön plana çıkartıp devamlı suretle Avrupa ile diyalog içinde olmamız lazım, ta ki Türkiye Avrupa Birliği’ne tam üye olana kadar.

ERMENİ SORUNU

Oktay Aksoy:  Evet. Avrupa kamuoyunda Türkiye ile ilgili tartışılan konulardan biri de sözde Ermeni soykırımı. 1915 yılında Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı topraklarının Rus birlikleri  tarafından işgal edildiği bir sırada Osmanlı Devleti tarafından Ermenilere soykırım yapıldığı iddiaları son zamanlarda giderek artmış bulunuyor. Ermenilerin bu nevi ithamları, tüm Türk ulusunu mahkum etmeye çalışmaları hepimizi rencide eder boyutlara ulaşmış, Türkiye’nin bu sözde soykırımı kabul etmesi talepleri hepimizi isyan etme noktasına getirmiştir.Birinci Dünya Savaşı sırasında meydana gelen üzücü olaylar ve Ermeni iddiaları hakkında Dış Politika Enstitüsü’nde oluşturulan görüşler hakkında bilgi verir misiniz?

Seyfi Taşhan: Tabii birtakım görüşler var, beraber konuştuğumuz, fikir birliğine vardığımız hususlar var. Onları biraz sonra arz edeceğim. Bir iki nokta var ki beni rahatsız ediyor. Rahatsız eden şu: Tarihi vakalar ortadayken biz şimdi sanki buna inanmıyormuşuz gibi bir izlenim veriyoruz. Tarihçileri getirmek, tekrar dosyaları çıkarmak, bu konuları ortaya koymak, tekrar tartışmak gibi bir sürece girdiğimiz zaman bu konuyu sürekli tartışma ortamında tutmuş oluyoruz. Tabii böyle bir durum hasıl olduğu için de birtakım yanlış bilgilere dayanan değerlendirmeler ortada ve şimdiye kadar büyük yol aldı ve hala yol almaya devam ediyor. Fransız ve Avrupa Parlamentolarının ve İsviçre Parlamentosu’nun aldığı kararlar var. Bunların kıymeti harbiyesi, değeri nedir diye düşündüğümüz zaman; bunlar bizi baskı altında tutmak için sarf edilen çaba. Bu baskının da hedefi zannediyorum Türkiye’nin Ermenistan’la biran önce diplomatik ilişkiler kurup Ermenistan hududunu açması gibi bir sonuç elde etmek. Tabii böyle bir sonuç alınabilmesi için asıl Ermenistan’ın kıpırdanması gerekiyor. Ermenistan Anayasası’nın ve Kuruluş Bildirisi’ndeki ifadelerin değişmesi Türkiye’nin beklediği şarttır. Kısacası; Türkiye’nin hudutlarının Ermeniler tarafından tartışma konusu yapıldığı izleniminin ortadan kaldırılmasıdır. Hudutlarımızı tanımayan bir devletle nasıl  bir diplomatik ilişki kurarız, bunu da kestirmek hayli zor. Ermenistan, öbür taraftan Azerbaycan’ın büyük bölümünü, yaklaşık yüzde yirmisini işgal ediyor. Burada da kıpırdama yok. Bu durumda da nasıl ilişki kurarız bilemiyorum. Onun için bizim beraberce düşündüğümüz ve hatta belirtmek istediğimiz hususu açıklamakta yarar var. 

“ Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu cephesindeki çarpışmalar sırasında, cephe gerisindeki Ermeni çetelerinin Rus orduları ile işbirliği yaptıklarını kimse inkar etmiyor. Bunlara Ermeni köylerinin yataklık yapmaları ve insan gücü sağlamaları karşısında Osmanlı askeri yetkililerinin talebi üzerine bu bölgedeki Ermenilerin, İmparatorluğun cephelerden uzak bölgelerine nakil ve yeniden iskan edilmesi kararı alınmış ve uygulanmış olduğu tarihi bir vakıadır. Yeniden iskana tabi tutulan ahalinin zarar görmelerini önlemek için Hükümetin her türlü talimatı verdiği ve önlemleri aldığı belgelerde gözüküyor.

Buna rağmen Doğu Anadolu’nun zor iklim ve arazi koşulları altında ve savaş ortamında nakil sırasında kontrol dışı müessif olaylar olduğu anlaşılmaktadır. Bu hususta sorumlu görülen pek çok kimsenin yargılanmış ve cezalandırılmış olduğunu hepimiz okuduk.

Son 30 yıldır dünya kamuoyunda bu üzücü olayların İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında gerçekleştirilen soykırım için kabul edilen B.M. Sözleşmesi ile ilişkilendirilmeye çalışılması hak ve adaletle bağdaştırılamaz. Türkiye bu konuda töhmet altında bırakılamaz.

Bu tür tahrikler de Türkiye’nin komşularıyla barış ve dostluk ilişkilerini geliştirme ve Avrupa ile bütünleşme politikalarına gölge düşüremez.”

Oktay Aksoy: Evet, geçen gün kaleme aldığımız görüşlerimizi bu vesileyle tutumumuzu özetleyecek en iyi formül olarak ortaya koyalım. Korkarım Kıbrıs konusunda olduğu gibi asıl baskı yapılması gereken tarafa değil hep Türkiye üzerine yöneliyorlar. Bu da Türkiye’de tepkiye yol açıyor.

Seyfi Taşhan: Şimdi bunu da tabii karşılayalım. Biz Avrupa’nın kapısını çalıyoruz. Onlar bizim kapımızı çalmıyor. Tabii AB’ye girerken de, bizden bir şeyler almaya çalışıyorlar. Ama sanıyorum Türkiye’nin her isteneni kabul etmeye ihtiyacı yok.